17 Haziran 2016 Cuma

Seyahat Fotoğrafçılığı üzerine bir Deneme



En baştan söyleyeyim; kendimi asla bir Seyahat Fotoğrafçısı olarak görmüyorum. Hatta “henüz” iyi bir fotoğrafçı olarak bile görmüyorum. Daha zaman var... Soracak olursanız arada sırada iyi fotoğraflar çeken bir gezgin olarak tanımlardım kendimi. Hadi gezgin de demeyeyim, bir “gezen” olarak tanımlardım. Malum “gezginlik” mertebesine kabul edilmek bu topraklarda Nirvana’ya ulaşmaktan daha zor... (Neyse, bu bir sonraki yazının konusu)

Evet yukarıda da dediğim gibi kendimi zinhar bir Seyahat Fotoğrafçısı olarak görmüyorum. Hem zaten meşhur bir Türk gezgini de “Dünyayı çok iyi gezen Türk gezginlerimiz var ama içlerinden fotoğrafçı olanını hiç görmedim” demiyor mu? 

Neyse, bu yazının amacı da “İyi seyahat fotoğrafı nasıl çekilir” sorusuna yanıt vermek değil kesinlikle. Ben sadece kendi tecrübelerimden yola çıkarak bazı önerilerde bulunmak, bazı konularda fikirlerimi, deneyimlerimi paylaşmak istedim. Belki hem gezip hem de fotoğraf çekenlere bir faydam dokunur...

Ve listelerden çok hazzetmediğimden söylemek istediklerimi başında rakamlar olmayan başlıklar halinde yazıyorum, izninizle. 

Seyahat öncesi planlama önemlidir.


Aslında böyle bir başlık altında önerilerde bulunmak fotoğraf meraklıları için hakaret bile sayılabilir farkındayım ama yine de adet yerini bulsun diye değinelim.

Bir fotoğraf karesinde görselliği ortaya çıkaran yegane faktör “ışık” tır malumunuz. Doğal olarak da eğer fotoğraf çekmek seyahatimizin önde gelen amaçlarından biriyse, hedefimize doğru yola çıkarken ışığın peşinden gitmeliyiz. Bu da bir yıl içerisindeki en iyi hava koşullarının, en iyi ışığın hangi dönemde olduğunu iyice araştırıp seyahatimizi ona göre planlamamız anlamına gelir.

Muson yağmurları altında Angkor Wat’ın o çok bilinen yansımalı fotoğrafını çekebilir misiniz sözgelimi?

Angkor Wat, Kamboçya

Dünya yüzeyinde nereye gidecekseniz gidin en iyi ışığın yılın hangi döneminde olduğunu, en iyi fotoğrafları ne zaman çekebileceğinizi basit bir Google araması ile bulabilirsiniz.

Mesela fotoğrafçıların “Altın Saat” (Golden Hour) dediği, gün doğumundan hemen sonra veya gün batımından hemen önce, güneşin hala görünür, gökyüzünün kızıl ve yumuşak olduğu saatlerin peşinde koşuyorsanız, hedefiniz dünyanın neresi olursa olsun bu konuda size yardımcı olacak web siteleri mevcut. Mesela: The Golden Hour Calculator. Ayrıca sitesi olur da uygulaması olmaz mı? Tabii ki Apple'da var; Golden Hour diye arayın, göreceksiniz.

Bir de güzel ışığın yanında bir festival olsa fena mı olur? Araştırma demişken...

Lütfen, ne olur RAW çekin!


Ne zaman bir gezen’e “fotoğraflarını RAW formatında çekiyorsun, değil mi?” diye sorsam, aldığım yanıt neredeyse hep aynı oluyor: “Ama RAW çok yer kaplıyor”.

Doğru çok yer kaplıyor, ama bence ısrarla RAW kullanılmamasının gerçek nedeni çok yer kaplamasından ziyade üşengeçlik. Çünkü özellikle uzun süreli seyahat eden hemen herkes yanında bir PC ve harici hard disk taşıyor zaten. Sonuçta tek yapmanız gereken akşamları o gün çektiğiniz fotoğrafları hard diskinize aktarmak, bunun için internet bağlantısına da ihtiyacınız yok üstelik...

Peki neden RAW çekelim?

Bildiğiniz gibi dijital fotoğraf makineleri çektiğimiz kareleri en sık 2 farklı formatta kaydeder. Hepimizin iyi bildiği jpeg ve RAW.

RAW formatında sensör üzerine düşen görüntüye ait veriler, yani çektiğimiz fotoğraf, herhangi bir işlemden geçirilmeden olduğu gibi saklanır. Hatta fotoğrafa ait beyaz ve renk dengeleri, eğriler, keskinlik gibi birtakım “teknik” veriler de farklı elementler halinde korunur. Yani, fotoğrafa ait her şey ham haliyle hep elinizin altındadır.

Zaten RAW da bir takım sözcüklerin ilk harflerinden oluşan kısaltma biçiminde bir terim değil başlı başına bir sözcüktür ki İngilizcede “ham” anlamına gelir...

Jpeg ve benzeri diğer formatlarda ise sensör üzerine düşen görüntüye önce belirli işlemler uygulanır. Makine bu arada fotoğrafınızı sıkıştırır, sıkıştırtırken de bit değerini düşürür öyle kaydeder. Ve yapılan bu işlem de geri alınamaz.

Bu yüzden çektiğiniz fotoğrafları RAW formatında bir köşeye atıp saklayın ki daha sonra olur da fotoğrafçılığa olan ilginiz artar, fotoğraf işleme konusunda kendinizi geliştirir hatta birazcık fotoşop ya da lightroom vs öğrenirseniz o kareler üzerinde pek çok düzenleme yapabilirsiniz. Bir gün bir bakmışsınız, çok karanlık olmuş dediğiniz, beğenmeyip bir köşeye attığınız fotoğraf, yıllar sonra işlediğinizde harika bir kareye dönüşüvermiş...

Zamanında Peru’da, Bolivya’da, Vietnam’da, Kamboçya’da, Laos’ta “maalesef” sadece jpeg fotoğraflar çekmiş bir fotoğraf meraklısının pişmanlığıyla yazdım bunları, bana güvenin...

Swakomund, Namibya

Fotoğraflarınıza gözünüz gibi bakın lütfen...


Hangimizin geçmişinde bir hard disk faciası yok ki? Malumunuz dijital fotoğrafçılık işimizi çok kolaylaştırdı belki ama fotoğraflarımızı nasıl saklayacağımız konusu da yepyeni bir sorun olarak çıktı karşımıza.

Bu konuda yapabilecekleriniz hakkında fikir alabileceğiniz onlarca internet sitesi var, ama bazen ne yaparsanız yapın başınıza gelebiliyor. Bunu Hırvatistan, Bosna-Hersek ve Karadağ’da çektiği kareleri yitirmiş biri olarak söylüyorum.

Bu konuda sadece 3 önerim olacak. Her zaman ama her zaman “donanımı güvenli kaldır”ın... Hard disk alırken ucuzuna kaçmayın. Ne de olsa seyahat ettiğiniz yerlere yeniden gitmek çok daha pahalıya gelecek. Ve kesinlikle birden fazla yedeğiniz olsun. Bir de unutmayın lütfen, bir Türk Büyüğünün de dediği gibi: “Bulut sistemi dedikleri bir şey var...”

Beklentinizi düşük tutmaya çalışın...


Eğer serde gezginlik varsa ve fotoğrafla da birazcık olsun ilgileniyorsanız, eminim benim gibi seyahate kafanızda önceden çekilmiş bir sürü kareyle çıkıyorsunuzdur. Hatta gördüğünüz tek bir fotoğraf karesinin ardından yollara düşmüş bile olabilirsiniz ama...

Evet bu işin bir aması var...

Sözgelimi Güney Amerika'da Iguazu’da tripod’u koyup, şelalelerden aşağıya akan suyu beyaz bir tül gibi görüntüleyeceğiniz uzun pozlama gibi hayaliniz varsa kafadan vazgeçin... Çünkü Iguazu ıslaktır. Neredeyse Şelaleleri görebildiğiniz her noktada, havada yoğun su damlacıklarından oluşan, sizi yavaş yavaş ıslatan bir tabaka vardır. Objektifinizde beliren su damlalarını neredeyse her 3-5 karede bir silmeniz gerekir. Kalabalık da cabası.

Ve evet kalabalık.

Eiffel Kulesi, Taj Mahal, Angkor Wat, Macchu Picchu, Patagonya'daki Perito Moreno Buzulu, Bhutan’daki Tiger’s Nest Manastırı gibi mekanlar, herkesin fotoğraflamak istediği mekanlardır. Dolayısıyla bu saydıklarımı en iyi gören, o klasik fotoğraflarının çekildiği noktalar daima kalabalıktır. Kendinize tripodunuzu yerleştirecek ufacık bir alan yaratmak bile zordur bazen. Yani önceden kafanızda kurguladığınız kareyi çekmek ciddi çaba gerektirebilir.

Kimi zaman sabırla sıranızı beklersiniz ama kadrajınıza giren selfie'cilerin işlerini bitirmeleri sinirlerinizi bozacak kadar uzun zaman alır. Kibarca izin ister hatta kimi zaman da bir üst tondan uyarmak zorunda kalabilirsiniz.

Siz de sıranız geldiğinde işinizi başkalarının sinirlerini bozacak kadar uzun tutmayın bu arada.

En bilinen fotoğrafla bir örnek vereyim;

Bilenler bilir, Tac Mahal “Büyük Kapı” Darwazi Rauza'dan girer girmez tüm ihtişamıyla karşınızdadır. İşte o noktadan, Tac’ın tam karşıdan, gökyüzünün pırıl pırıl, kadrajda kimseciklerin olmadığı bir karesini çekmek isterseniz sabah ilk giren birkaç kişiden biri olmalısınız. (Gökyüzü, genellikle sadece sabah erken saatlerde pırıl pırıldır, daha sonra ortalığı bir nem bulutu kaplar bu arada...)

Hatta giriş biletini bir önceki günden satın almak bile iyi bir fikir olabilir. Ve gün doğmadan kalktınız, zaten biletiniz var, sıra beklemeden içeri girdiniz, hızlıca malum noktaya varıp fotoğraf çekmeye koyulun. Acele edin, çünkü temiz bir kadraj ve rahatça hareket ederek, yani fotoğraf çekerken omuzlarınızın bir başkasına dokunmadığı bir kare yakalamak için çok az zamanınız var.

Darwazai Rauza'dan Tac Mahal

Yeri gelmişken naçizane bir tavsiye, işte o anda, her çektiğiniz kareden sonra, nasıl olmuş diye kontrol etmekle zaman kaybetmeyin. Kalabalık bastırıncaya kadar çekmeye devam. Sonra bakarsınız fotoğraflara...

Eski fotoğraf üstatları, hele de zamanında analog makinelerle fotoğraf çekmiş üstatlar bu son söylediğim konusunda bana katılmayabilirler. O ellerindeki 36’lık filmleri en doğru, en verimli kullanmak uğruna fotoğraf çekmekte o kadar usta olmuşlardır ki... Doğal olarak dijital makinelerde de bu alışkanlıklarını sürdürürler. “Az kare öz kare” şeklinde. Ama zamanın kısıtlığı olduğu mekanlarda işler böyle yürümüyor maalesef.

Tabii ki burada parmağınız deklanşörde basılı kalsın, çekebildiğiniz kadar çekin, arada nasıl olsa 1-2 tane güzel kare yakalarsınız demiyorum. Sadece elinizden geldiğince "hızlı olun" diyorum. Çünkü sadece Taj Mahal de değil tüm popüler turistik mekanlarda etrafınızdaki hemen herkes fotoğraf çekiyor olacaktır.

Ve belki de moralinizi bozacak bir anı daha. Ama zaten bu bölümün başlığı “beklentinizi düşük tutmaya çalışın” değil mi?

Bhutan’a gitmeden önce Punakha Dzong’un harika gece fotoğraflarını görmüştüm. Projektörlerin aydınlattığı taş duvarlar ve ahşap bölümlerin gecenin karanlığındaki görüntüsü çok hoşuma gitmişti. Sırf bu kareyi çekebilmek için yanımda tripodumu götürmüştüm hatta. Fakat Punakha’da kaldığımız o gece projektörler çalışmıyordu. Muhteşem Dzong karanlığın içinde kaybolup gitmişti...

Punakha Dzong, Bhutan 

Punakha Dzong ve keşişler, Bhutan

Ve bu bölümdeki son söz; fotoğraf çekmek “bazen” pahalıdır. Sözgelimi aşağıdaki fotoğrafı çekmenin bedeli seyahat masraflarınıza ilave 150 Dolardır. Yani Zimbabve ve Zambiya sınırları arasındaki Victoria Şelalesinde yapacağınız 10 dakikalık helikopter turunun bedeli... Üstelik 70 kilodan fazla çekiyorsanız ön koltuğa da oturamazsınız. Küçük helikopterlerde açılabilir cam sadece ön koltukta olduğundan da fotoğraflarınızı arkada tarafta otururken ancak camın arkasından çekersiniz.

Zambiya ve Zimbabve sınırındaki Victoria Şelalesi


Zaman önemlidir...


Seyahate çıktınız, bir hedefiniz ve kafanızda da hedef noktanızda çekeceğiniz kareler var.

İşte hedefin karşısına geçtiğinizde ne kadar zamanınızın olduğu çok önemlidir.

Gönül ister ki tripodumuzu kuralım, diyaframı, enstantaneyi ayarlayalım, hayalini kurduğumuz kareyi çekene kadar acele etmek zorunda olmadan uğraşalım...

Keşke.

Fakat çoğu zaman imkansızdır.

Tabii ki eğer yalnız seyahat ediyorsanız zaman konusu size kalmıştır. Hele de aylarca süren bir seyahatin bir noktasında iyi bir fotoğraf çekmek istiyorsanız, o günkü programınız da esnekse istediğiniz kareyi yakalayana kadar dilediğinizce zaman harcayabilirsiniz.

Ama yukarıda da dediğim gibi işler her zaman öyle olmaz işte. Çoğu zaman programınız sıkışıktır, esnek değildir, dolayısıyla hedefinizde geçireceğiniz süre çok kısadır. Hele de turla seyahat ediyorsanız.  Böyle durumlar için makinenizin otomatik ayarını kullanmak fena bir fikir olmayabilir. Bu o kadar da kötü bir şey değil inanın. Dünyanın parasını verdiğiniz makinenizde zaten bir “otomatik ayar” seçeneği var, neden kullanmayasınız ki? Zaman kazandırır...

Turla seyahat edip de iyi fotoğraf çekmek isteyenlere küçük bir tavsiyem olabilir: Gittiğiniz hiçbir yerdeki hiçbir rehber size kitaplarda veya google’da bulamayacağınız bir şeyler anlatamaz. Eğer fotoğraf çekmeyi gerçekten seviyorsanız, boş verin rehberin anlattıklarını siz fotoğrafınızı çekin. Ve bir tüyo; eğer bir grupla seyahat ediyorsanız en temiz kareleri yakalamak için, bir mekana geldiğinizde ya ilk giren olmalısınız ya da son çıkan.  

Bu arada ismi "fotoğraf gezisi" olan birtakım turlara dikkat etmenizi öneririm. Bu turlarda “zaman” konusu, tur belli bir süre ve program içerisinde gezilmesi gereken birtakım mekanların listesinden oluştuğundan yine sıkıntılı olabilir. Zaten pek çoğu bildik programların önüne “fotoğraf turu” yazılmasından oluşmuştur. Daha pahalı olanlarında ise tur boyunca sürekli danışabileceğiniz meşhur bir fotoğrafçı size eşlik eder.

Bazı fotoğraflar ise malum bir anda, şans eseri ortaya çıkıverir. Oradan geçiyorsunuzdur, bir anda görüş alanınıza o “kare” giriverir,  makineniz kolay yerdedir, çıkarır deklanşöre basarsınız ve harika bir fotoğraf çıkar ortaya. O yüzden zaman kadar hazır olmak da önemlidir.

Şanslı Kare'ye bir örnek.
"Do Not Feed Animals" yazısı üzerindeki maymunlar.
Cinnamon Lodge, Habarana Hotel, Sri Lanka 

Donanım her şey değildir ama önemlidir...


Tabii ki fotoğrafı çeken makine ve objektif değildir. Cep telefonuyla veya basit kompakt makinelerle çekilmiş bir sürü muhteşem fotoğrafla karşılaşabilirsiniz, doğru. Ama donanım da önemlidir, kabul edelim.

Bir de şu var; o kocaman makineleri, objektifleri boşuna taşımıyoruz...

Örneğin Perito Moreno buzulunun tam karşısına geçtiğinizde geniş açılı bir objektifin ne denli önemli olduğunu anlarsınız. Bir bakmışsınız devasa Buzul kadrajınıza sığmıyor. Ya da Petra’da El Hazne’nin karşısına geçtiniz. Kamerayı dik tuttunuz, yerlere de yattınız ama türlü El Hazne’nin tamamını kadrajınıza alamadınız... Yine “ah bir geniş açı objektifim olsaydı” dersiniz, inanın bana. 

Etosha Milli parkında doğal yaşamlarındaki hayvanları görüntülemek, National Geographic tadında kareler yakalamak isterseniz ihtiyacınız olan objektifler ise büyük ihtimalle kullandığınız arabadan daha pahalı olacaktır.

El Hazne, Petra. Ürdün

Etosha Ulusal Parkı, Namibya
Canon EOS 6d + Canon 70-200 mm f4 lens

Diğer bir yandan yukarıda sözünü ettiğim o anlarda hemen yanınızda elindeki akıllı telefonuyla Perito Moreno’nun kolaylıkla panoramik fotoğrafını çeken birileri veya El Hazne’nin tamamını selfisi’ne sığdıran onlarca kişi olacaktır. Ve büyük olasılık bu kareler, hele de bir sürü filtreden geçirildikten sonra Instagram’ın o ufacık ekranında harika görüneceklerdir. 

Fakat bir de o karelere büyük bir ekranda bakmayı deneyin veya bastırın bakalım o zaman nasıl görünecekler?

Full frame bir makine ve F değeri -diyafram açıklığı- 2.8, bilemediniz 4 olan bir objektif ile çekilmiş bir fotoğrafı İnstagram’ın ufacık ekranında gördüğünüz filtrelenmiş bir fotoğrafla kıyaslarken, siz siz olun, estetik konular tamam da aman “teknik” konulara girmeyin. 

DSLR’mi Aynasız mı sorunsalı...


Kişisel fikrimi paylaşmam gerekirse kim neyi isterse kullansın... Ama herkes dürüst olsun, önce kendine karşı.

DSLR makinesine ve objektiflerine dünyanın parasını yatırmış, aynasız makineye geçmek isteyip de donanımını, harcadığı paranın çok daha azına elinden çıkaramayacağını bilen Abi’nin aynasız karşıtlığı ne kadar doğrudur?

Veya kendisine sponsor olan firmanın hediye ettiği aynasız’ı kullanan fotoğrafçı veya blogger’ın aynasız hakkındaki “hem DSLR ile aynı kalitede fotoğraf çekiyor, hem de çok hafif...” diye başlayan yorumlarına ne kadar güvenebilirsiniz?

Hangi DSLR kullanıcısı hiç de uygun olmayan koşullarda, kalabalıkta veya rüzgarlı bir çölde (mesela Namib çölünde, tecrübe ile sabit!) objektif değiştirirken içinden küfür etmez ki? Ya da ertesi günü tümüyle fotoğraf çekerek geçirmeyi planlayan bir aynasız kullanıcısı, kendisine gerekli minimum 5 bataryayı şarj etmek için saatini kurup da her 2 saatte bir  şarj cihazındaki bataryayı değiştirmek için uyanırken usturuplu bir küfür savurmaz mı içinden? 

Dürüst olalım...

Namib Çölü, Swakopmund-Walvis Bay arası bir yerler, Namibya

Ve birbirinin eşdeğeri olduğu iddia edilen DSLR ve Aynasızları karşılaştırırken fiyatlarını ve ağrılıklarını iyice araştırıp öyle karşılaştıralım, belki de DSLR’ler o kadar pahalı, aynasızlar o kadar hafif değildir...

Ve tabii ki gerçekten ne istediğinize bir karar verin önce. Seyahatten geri döndüğünüzde fotoğrafların yarısından fazlasında karede siz de yer alıyorsanız mesela, basit bir kompakt makine alıp geçin bence.

Mütevazi olmakta fayda vardır, her zaman!


Sizi hayal kırıklığına uğratacağım, çok üzgünüm ama paylaştığınız fotoğrafın aldığı “like” sayısı o fotoğrafı iyi bir fotoğraf yapmaz.

Keza fotoğrafı çektiğiniz mekanın en çok gitme hayali kurulan, hatta çoğu zaman çok zor ulaşılabilen bir yer olması da fotoğrafınızı iyi yapmaz.

Bunları hasbelkader, Machu Picchu, Angkor Wat, Petra’daki El Hazne, Namib Çölünün Dune’ları, Tiger’ Nest Manastırı, Dünyanın Sonundaki Fener, Patagonya Buzulları, Havana'daki Devrim Meydanı, Luang Prabang’ın Tak Baat törenindeki Keşişleri, Tac Mahal, Kanchenchunga Dağı, Mostar Köprüsü ve daha başka pek çok ünlü görüntünün fotoğrafını çekmiş biri olarak söylüyorum.

Çünkü her seferinde çektiğim her bir karenin daha güzeline basit bir Google araması ile ulaşabildim.

Aslında bu saydıklarım karşınızda dururken görüntü o kadar harikadır ki o kareyi güzel bir fotoğrafa dönüştürmek için çoğu zaman sadece makineniz düz tutmanız yeterlidir, tıpkı aynı mekanları ziyaret eden yüzbinlerce fotoğrafsever gibi.

Dolayısıyla çektiğiniz fotoğrafların bir köşesine, hele de ismimizin sonuna “photography” diye yazarak bir imza atmayın, en azından işin daha henüz başındayken....

Zaten o fotoğrafınızı “izinsiz” kullanmak isteyen isminizi oradan kolaylıkla kaldırabilir, biliyorsunuz değil mi?

Bir de naçizane tavsiyem her şeyden önce şuna karar verin. İyi fotoğraflar mı çekmek istiyorsunuz, yoksa Instagram ve benzeri sosyal medya uygulamalarında daha çok “like” alacak fotoğraflar mı?

İyi fotoğraf için önerim doğru bir başlangıç yapmak olabilir. Bir fotoğraf kursu gibi. Sözgelimi Antalya’daki ANFAD ve ANFOK düzenli aralıklarla fotoğrafa yeni başlayanlar için Temel Fotoğraf Eğitimleri düzenliyorlar. Eminim her nerede yaşıyorsanız sizin de ulaşabileceğiniz benzer kurslar, eğitimler vardır. 

Ve tabii ki okumak, fotoğrafçılığınızı geliştirebileceğiniz bir sürü de kitap var.

ve eğer amacınız “like” ise bununla ilgili de google’da pek çok şey bulabilirsiniz.

Seyahat fotoğraflarının olmazsa olmazı, insanlar, portreler...


Gittiğimiz diyarlardaki “bize farklı gelen” insanları fotoğraflamak hepimizin ilgisini çeker, öyle değil mi?

Hindistan’nın Sadhu’ları, Küba’nın ağzında kocaman pürosuyla gülümseyen insanları, And Dağlarının rengarenk giysili küçük şapkalı Quechua kadınları, Budist coğrafyanın keşişleri, Kara Afrika’nın bembeyaz dişli gülümseyen çocukları... Liste uzar gider.

Bu insanlar fotoğraflarımıza renk katarlar öyle değil mi?

Tabii ki çoğu zaman ufak bir ücret karşılığında...

Kişisel olarak insanları doğal yaşamları içerisinde fotoğraflamayı çok seven biri olsam da bu iş çok kolay değil, söylemeliyim.

Öncelikle izin almalısınız. İzin almak bazen sadece birine kameranızı gösterip “çekebilir miyim?” anlamında bir harekettir. Bazen doğrudan yanına gidip, kısa bir sohbetin ardından “fotoğrafını çekebilir miyim?” diye anlaşabileceğiniz bir dilde sormalısınız. Hatta sonrasında makinenizin dijital ekranında, çektiğiniz fotoğrafı göstermek de adettendir. Bazen de bu pozun karşılığını ödemeniz gerekir.

Tam da burada hepimizin iyi bildiği bir tavsiyeyi ben de tekrarlayayım. Yanınızda çektiğiniz fotoğrafın karşılığında bahşiş olarak verebileceğiniz ufak miktarlarda para bulundurun. 

Ve genelde az kimsenin aklına gelen bir tavsiye de benden: O ufak miktarın ne olacağını önceden belirleyin, bazen düşüncesizce davranıp karşımızdaki insanı bırakın hayal kırıklığına uğratmayı, kızdırabilecek derecede “ufak miktarlar” verebiliyoruz çünkü. Bir turistin İstanbul’da fotoğrafını çektiği bıyıklı amcaya 1 TL vermesi gibi...” Kişisel önerim bir fotoğrafın karşılığı en azından bir kahve veya bira parası olmalıdır.

Küçük bir tavsiye daha, lütfen ebeveynlerinden izin almadan çocukların fotoğraflarını çekmeyin ve asla onlara fotoğraf karşılığında bahşiş vermeyin.

Benim gibi izin istediğinizde modelinizin ister istemez poz verdiğini ve fotoğrafın da büyüsünün bozulduğunu düşünenlerdenseniz diğer bir yöntem uzaktan, çaktırmadan çekmek olabilir. Bunun için de en azından orta düzeyde bir teleobjektifiniz olmalı. Fakat yakalanırsanız “kızgın” bakışlara hedef olabilirsiniz. Tıpkı hemen aşağıdaki fotoğrafta olduğu gibi.

Bhutanlı "kızgın" Kadın. Paro'da bir tapınak. Bhutan


Tabii bir de izin sorunu var.

Şimdi işin bu kısmında uzun uzun Fikir ve Sanat Eserleri Kanununda söz edilen “İmajı, fotoğraflananı insan olan fotoğraflardaki hukuki durum” la ilgili uzun ve sıkıcı birtakım maddelerden söz etmektense, izninizle ne anladığımı söylemek istiyorum.

Birincisi kadrajınızdaki insandan izin alın. Tabii ki bunu yazılı yapamayacaksınız, ama izin aldığınızı ifade edebilecek ikinci bir fotoğraf akıllıca olabilir. Ne bileyim fotoğrafını çektiğiniz Ağabey ile birlikte hatta el sıkışırken çekilmiş ikinci bir fotoğraf gibi.

İkincisi bu fotoğrafı sosyal medyada paylaşmanızın bir sakıncası yok. Gönül rahatlığıyla Instagram’a falan koyabilirsiniz. Fakat ne zaman ki bu kare çok beğenilir, bir dergide veya bir reklam afişinde vs yer alır ve siz bu kareden para kazanmaya başlarsınız işte o zaman fotoğraftaki kişiyle aranızda masaya oturup pazarlık etmenizi gerektirecek bir durum ortaya çıkar.

Eğer bir gün bir “Afgan Kızı” yakalamak gibi bir hayaliniz yoksa bu konuyu çok fazla takmayın derim. Tabii ki karenizde yer alan insanları küçük düşürecek fotoğraflar paylaşmamak koşuluyla.

Bir de, Instagram’da başıma geldiği için söz etme gereği duyduğum bir “meme ucu” sorunu var... Aşağıdaki Himba Kadını fotoğrafını Namibya’nın Kunene bölgesinde çektim. Instagram’a yükledikten bir süre sonra ise fotoğraf “topluluk kurallarına uymadığı" bahanesiyle site tarafından kaldırıldı.

Himba Kadını, Kunene, Namibya

Fotoğrafın “müstehcenliğini” tartışmaya gerek bile duymuyorum. Fakat fotoğraf kaldırıldıktan sonra bunu facebook ve twitter hesaplarımda da paylaştım ve müstehcenlik konusu dışında bir diğer tartışmanın içinde buldum kendimi.

Fotoğrafı çekerken izin aldım mı? Bu fotoğrafı paylaşmam ne kadar etik?

Tabii ki bu fotoğrafı çekerken yazılı bir izin almadım. Sadece uzaklardan kameramı gösterip, çekiyorum gibi bir hareket yaptım ki, modelim karşılığında sadece evet anlamında gülümsedi. Eğer yanıtı “hayır” olsaydı, doğrudan hayır der veya arkasını dönerdi çünkü. Zaten gittiğimiz Himba Köyü de fotoğraf makineli turistlerin ziyaretine açık bir mekandı....

İş modelin kıyafetine gelirse, –hadi kıyafet değil de giyim tarzı diyelim- bu Himba Kadınlarının geleneksel giyim tarzı. Gündelik hayatlarında bu şekilde giyiniyorlar ve bizler için ayıp veya müstehcen olarak değerlendirilebilecek bu tarz –lafın gelişi, yoksa benim fikrim değil- Himba Kadınları için son derece normal. Dolayısıyla bu fotoğrafta, fotoğraflanan kişiyi rahatsız edebilecek herhangi bir şey yok. Sanki Konyaaltı plajında gözlerden uzak bir köşede üstsüz güneşlenen turistin fotoğraflarını çekip de paylaşmışım gibi bir “etik” tartışma yaratmanın bir anlamı yok anlayacağınız.

Namibya’ya kadar gitmesini bir kenara bırakın, dünyadan biraz olsun haberi olan bir fotoğrafçının (veya fotoğraf severin) bu kare hakkında içinde izin, müstehcen, etik gibi sözcükler geçen bir tartışma içine girmesi abesle iştigal bence, haksız mıyım? 

Ve son olarak; Fotoşop candır ama tadında...

Sıradan bir fotoğraf sohbetinde yeri geldiğinde hemen herkes photoşop’a karşı olduğunu söyler değil mi? Fakat yine aynı sohbete katılanların Instagram hesaplarında sık kullandıkları favori bir filtreleri vardır mutlaka...

Kişisel olarak photoshop veya başka bir bilgisayar programı kullanılarak fotoğrafların yeniden “düzenlemesine” yani havalı tabirle “retouch” işlemine –yılların Rötuş’u yahu- karşı değilim. Fakat orijinal fotoğraf üzerinde, bence bir seyahat fotoğrafı için kesinlikle etik olmayan, önemli değişiklikler yapmamak koşuluyla. Sözgelimi gerçekte var olan bir ayrıntıyı, fotoğrafta kirlilik yarattığı için silmek ne kadar doğru bilemiyorum. Veya bir kumsal, deniz ve gece fotoğrafı daha etkili olabilsin diye yükselmekte olan Ay’ı birkaç kat büyütmek...

Bhutan’a gitmeden önce Tiger’s Nest Manastırının harika bir fotoğrafını görüp hayran kalmıştım. O karenin çekildiği noktaya ulaşıp kendi karemi çekmek üzere yerimi aldığımda ise sadece gülümsedim. Zihnimdeki “harika” fotoğraf ile karşımdaki manzara arasında ciddi farklar vardı çünkü. Gelmeden önce gördüğüm o harika kareyi çeken Fotoğrafçı, fotoşopla dua bayraklarını silmiş, tapınağın bir köşesindeki –kendince- çirkin, çıkıntı yaratan ufak bölümü de ortadan kaldırmıştı... Aşağıda benim aynı noktadan çektiğim kare var, sözünü ettiğim "harika ama hayal kırıklığı yaratan" fotoğrafı ise maalesef bulamadım.

Tiger's Nest Manastırı, Paro. Bhutan


Ve son olarak paylaşmak istediğim bir fotoğraf daha var. Aşağıdaki fotoğrafı Havana’da Devrim Meydanında  (Plaza de la Revolucion) çektim; Jose Marti Anıtı... Fotoğrafı gören pek çok kişi görüntüyü kirleten o teli kaldırmamı önerdi. Fakat ben fotoğrafın bu halini daha çok seviyorum. Yukarıda demek istediğim tam da bu işte. Tabii ki bu fotoğrafta teli kaldırmak, Tiger’s Nest’i tıraşlamaya kıyasla son derece masum, hatta kabul edilebilir bir müdahale ama dediğim gibi, ben bu halini daha çok seviyorum. Ne dersiniz? 

"Telli" Jose Marti Anıtı, Devrim Meydanı.
Havana, Küba


Hala takip etmiyorsanız eğer Instagram hesabım; erozgen

Hoşçakalın.