4 Mayıs 2012 Cuma

Mahşerin Dördüncü Atlısı, AIDS Tarihine Kısa Kişisel bir Bakış



(2009 Ocak ayında Antalya Kemer'de bir vatandaşta AIDS virüsü saptanmıştı. Ardından anlamsız bir panik yaşandı. İnsanlar hastanelere Eliza testi yaptırmaya koştular, ulusal basında "Kemer'de Aids Paniği" haberleri yapıldı. Bu da o günlerde yazılmış bir yazı...)


Kıyamet gününde ortaya çıkacağına inanılan Mahşerin Dört Atlısı’ndan birincisi; Beyaz bir atın üzerinde oturur. Yaşamı ve umudu temsil eder. İkinci atlı Savaştır. Kan kırmızısı bir küheylana biner ve büyük bir kılıç taşır. Üçüncü atlı Siyah’ın elinde ise refah ve kıtlığı ölçmek üzere taşıdığı bir terazi vardır. Dördüncü atlı; soluk ve kansız bir ata binmektedir. Hem veba hem de ölümdür…

Mahşerin dördüncü atlısı; çağımızın vebası AIDS’i ilk duyduğumda henüz bir Tıp öğrencisi bile değildim.

1980’lerde ortaokul ve lise yıllarımda Bilim ve Teknik dergisinde okuduğum birkaç makale vasıtasıyla ilk kez duymuştum bu hastalığı. O zamanlar hastalık hakkında neredeyse hiçbir şey bilinmiyordu.

Eminim; ABD Hastalık Kontrol Merkezi uzmanları da, 1981 yılında Güney Kaliforniya’da, 5 homoseksüel erkek hastada özel bir mantarın neden olduğu ciddi akciğer enfeksiyonunu fark ettiklerinde, ne denli büyük salgın ile karşı karşıya olduklarını bilmiyorlardı. Pneumocytis Cariini adı verilen ve ancak bağışıklık sistemi çökmüş hastaları etkileyen bu özel mantar, sonrasında neden olduğu akciğer enfeksiyonuyla neredeyse hastalığın seyrinde ölümün yaklaştığının göstergesi haline geldi.

Başlangıçta hem hastalığın hem de neden olan virüsün isimleri farklıydı. İlk vakaların ABD’deki eşcinsel erkeklerde saptanmasına bağlı olarak önce GRID (Gay Related Immune Deficinecy – Eşcinsel bağlantılı Bağışıklı Yetmezliği) olarak isimlendirilmişti. Neden olan virüs de; şimdilerde herkesin bildiği gibi HIV olarak değil; HTLV-3 ya da LAV olarak isimlendiriliyordu. Kafalar bir hayli karışıktı yani… Daha sonra 1982’de AIDS ismi Tıp Literatüründe yerini aldı. Virüs ise 1986’dan beri HIV olarak isimlendiriliyor.

AIDS’in milyonlarca insanı etkileyen küresel bir salgına dönüşmesi çok sürmedi. Ortaçağda iki yıl içerisinde Avrupa nüfusunun yaklaşık üçte birini kıran Veba kadar hızlı değildi ama yine de etkileri korkutucuydu. O yıllarda doktor adayı olmanın heyecanıyla bu yeni hastalıkla ilgili gelişmeleri takip ediyordum ama hastalık öyle bir geliyordu ki Tıp ile ilgisi olmayan insanlar bile AIDS’i ister istemez duydular.

Rock Hudson
Önce, Hollywood’un 1960-70’lerinin efsanelerinden, çocukluğumun Pazar gecelerinin Komiser McMillan’ı Rock Hudson 1985’de AIDS’e bağlı ölüp gitti. AIDS diye tedavisi olmayan bir hastalığın bir anda ortaya çıkmasına mı yoksa bu kadar yakışıklı bir erkeğin eşcinsel olduğunu öğrendiğimize mi yansak bilemedik…

Ardından bizim kuşağın “sıkı” rock grubu Queen’in solisti Freddie Mercury bir Cuma günü AIDS olduğunu açıkladı. Hemen ardından da pazartesi öldüğünü öğrendik. Sene 1991’di… Çok üzülmüştüm.

Sapık filminin unutulmaz aktörü Antony Perkins ardından da ünlü balet Rudolf Nureyev yine AIDS nedeniyle öldüler. Artık gittikçe daha çok karşımıza çıkmaya başlamıştı hastalık. Hatta bizim bile bir vakamız vardı; Murti… 1992’de öldüğünde o kadar bilgisiz ve hazırlıksızdık ki önce bedeni çamaşır suyuyla yıkandı, sonra naylona sarıldı, çinko bir tabuta konularak kireç kuyusuna gömüldü.

Yine de toplum olarak kafamız rahattı. Ne de olsa bu hastalık eşcinselleri veya uyuşturucu kullananları ilgilendiriyordu. Bir hekim adayı olarak ben kazın ayağının hiç de öyle olmadığını iyi biliyordum ama yurdum insanı pek de farkında değildi bunun. AIDS konusundaki bilgimizi ve duyarlılığımızı ortaya çıkaran Savaş Ay’ın malum programlarını hatırlayanlarınız vardır mutlaka.

Yıllar geçtikçe Tıp dünyası bu konuda ciddi ilerlemeler kaydetti. Vakalar çoğaldıkça artık bu hastalığın sadece eşcinselleri veya uyuşturucu kullananları ilgilendiren bir hastalık olmadığı, heteroseksüelleri de tehdit edebildiğini herkes öğrendi. Hatta mazbut bir yaşam süren sıradan insanlar da HIV virüsü kapabiliyorlardı. Sözgelimi ünlü bilimkurgu yazarı Isaac Asimov 1983 yılında geçirdiği by-pass ameliyatında kendisine verilen HIV’li kan nedeniyle bu hastalığı kapmıştı. 1992’de AIDS’den öldü…

Magic Johnson
Lise yıllarımda, posterleri odamın duvarlarında asılı, Bence NBA’in gelmiş geçmiş en büyük ikinci oyuncusu Magic Johnson 1991’de HIV kaptığını açıkladı. 1992 Barcelona Olimpiyatlarında ilk ve gerçek Rüya Takım ile altın madalyayı kazanırken tüm dünya Magic’in HIV pozitif olduğunu biliyordu. Bir yandan alkışlarken bir yandan da bu büyük yıldız için üzülüyorduk.

Tom Hanks 1995 yılında Philadelphia filminde, AIDS hastası olduğu için çalıştığı hukuk firmasından çıkartılan Avukat Andrew Beckett rolündeki olağanüstü performansıyla en iyi erkek oyuncu dalında Oscar ödülünü aldı. Henüz ülkemizde tehlikeli boyutlara ulaşmadığını düşündüğümüz hastalığın sosyal boyutlarını da fark etmemizi sağlamıştı film sanki.

Philadelphia
Fakülteyi bitirdiğim 1995 yılında ABD’de ilk kez yıl içinde bildirilen AIDS hastası sayısı 500.000’i geçmişti ve bu vakaların yaklaşık 310.000 kadarı ölmüştü. Aynı yıl dünyadaki AIDS hastası sayısı 4 Milyon kadardı. Aynı yıl Sağlık Bakanlığının resmi verilerine göre Türkiye’deki toplam sayı ise 91’di…

Mezun olduğum yıl ilk AIDS'li hastamla karşılaştım.

O zamanlar çalıştığım küçük kliniğe başvuran bir Fransız hastaydı. Yanlış hatırlamıyorsam Otuzlu yaşlarının sonundaydı. Su kayağı yaparken ayağını kırmıştı. Oldukça kötü görünüyordu ve büyük olasılıkla ameliyat olması gerekecekti. O dönemde çalıştığım Kemer’de henüz bir Ortopedi Uzmanı olmadığından hastayı Antalya’ya yönlendirmeye karar verdim ve kendisine de bunu açıkladım. Transfer etmek üzere gerekli hazırlıkları yaparken benimle özel olarak konuşmak istediğini söyledi. Kibarca ve sadece benim duyabileceğim bir sesle “Bu arada, bilmeniz gereken bir şey var, Ben HIV pozitif’im” demişti…

Bunca zaman AIDS hakkında karşıma çıkan her şeyi okuduktan, onca araştırma yaptıktan, Mezun olduğum fakültenin Öğrenci Bilimsel Araştırma Kolunun bir üyesi olarak pek çok kez Lise öğrencilerine AIDS konulu seminerler verdikten sonra işte karşımda etten ve kemikten bir HIV pozitif hasta duruyordu. O zaman işin insani boyutunu fark ettim. Karşımda cinsel tercihi veya hayat tarzı ne olursa olsun, hasta olduğunu ve eninde sonunda berbat bir şekilde acı çekerek öleceğin bilen bir insan vardı. Sevdikleri, sevenleri, hayalleri, yapmak istedikleri, umutları ve büyük ihtimal sadece yarısını tamamlayabileceği yaşamıyla bir insan…

Yıllar içerisinde karşılaştığım AIDS’li veya HIV pozitif hastalar hep bana o Fransız hastayı anımsattı. Büyük ihtimalle bir yerlerde bir hastanenin yoğun bakımında eriyip gitmiş, normalde bir insanı hastalandıramayacak bir mikrobun neden olduğu basit bir enfeksiyon nedeniyle ölmüş olan o Fransız hastayı.

1990’lar ve 2000’li yıllarda AIDS konusundaki araştırmalar ve sonuçları baş döndürücü bir hızla ilerliyordu. Hastalık ve hastalığa neden olan virüs konusunda pek çok şey öğrenildi. Hastalığı tedavi etmese de en azından bağışıklık sisteminin çökmeye başladığı son döneme geçişi uzatan ilaçlar bulundu. Hatta bir aşıdan söz edilmeye başlanıldı henüz bu konuda çok ümit verici bir gelişme olmasa da… Hala bir tedavisi yok ve hala bilinen en ölümcül hastalıklardan biri.

Geçtiğimiz günlerde Kemerde yaşadığımız AIDS paniği bunları hatırlattı bana.

Diğer bir yandan Murti’nin öldüğü günlerdeki kadar olmasa da bugün de bilgisiz ve hazırlıksız olduğumuzu fark etmek üzdü beni. Bilinen bulaşıcı hastalıklar içerisinde korunması en kolay olanlardan biri olmasına rağmen AIDS’in yarattığı panik havası bu konuda daha almamız gereken çok yol aldığının göstergesi. Artık AIDS gerçeğini yok farz etmekten vazgeçip herkesi eğitmenin bir yolunu bulmalıyız. Korunmak aslında o kadar kolay ki…

Andrew Nikiforuk’un Salgın ve bulaşıcı hastalıkların tarihini anlattığı “Mahşerin Dördüncü Atlısı” isimli kitabının AIDS’i anlatan bölümünün başında Amerikalı oyun yazarı Larry Kramer’in aşağıdaki sözleri yer alır. 1980’lerde yakın arkadaşlarının AIDS’den ölmesine tanık olan Kramer şöyle der; “Bütün bunlar geçene kadar tedbirsizce sevişmekten vazgeçmenin ölümden beter olduğundan yakınan heriflerden bıktım. … Benimle gelin çocuklar, yoğun bakımdaki arkadaşları ziyaret edelim. Gözlerindeki ifadeye bir bakın. Onlara yaşam vaat edebilirseniz seksten sonsuza dek vazgeçmeye hazırlar

Yapmamız gereken bir şekilde bu hastalığa yakalanmış insanları ifşa etmek, onları yargılamak, özel hayatlarını didik didik etmek yerine tüm toplumu eğitmek, insanlara nasıl korunacaklarını ve neden korunmaları gerektiğini anlatmak olmalı. Sadece her yıl 1 Aralık Dünya AIDS gününde veya bir sonraki ünlü sanatçı bu hastalık nedeniyle öldüğünde ya da çevremizde yeni bir S.K. vakası çıktığında anımsamayalım bu hastalığı. Aksine hiç unutmayalım. Özellikle de her ilişkimizde aklımızda olsun…

Bu yazıyı hazırlarken internette karşıma çıkan ilginç bulduğum bazı şeyleri paylaşmak istedim sizlerle…

2007 yılı itibariyle;

Tüm dünyada AIDS’li veya HIV pozitif olarak yaşamakta olan yaklaşık 33 Milyon insan var. Hastalığın ilk kez ortaya çıktığı 1981 yılından bugüne 25 Milyondan fazla insan bu hastalık nedeniyle ölmüş. Sadece 2007 yılında ölen AIDS’li sayısı yaklaşık 2 Milyon. Yine 2007 yılında bu virüsü ilk kez kapan kişi sayısı ise 2,7 Milyon…

Yapılan araştırmaların sonucuna göre Batı ve Orta Afrika’da yaşayan bir şempanzenin alt türü hastalığa neden olan virüsün doğal rezervuarı. Bu alt türün adı da; Pan troglodytes troglodytes.

1980’lerde hastalığın ve neden olan virüsün tanımlanmasının ardından eski vakaları saptamaya yönelik araştırmalar yapıldı. Bu araştırmaların sonucuna göre bilinen ilk AIDS vakası 1959 yılına ait. Araştırmacılar, Kongo Demokratik Cumhuriyetinde 1959 yılında ölmüş bir hastanın kan örneğinde HIV virüsü saptadılar.

AIDS hastalığının ortaya çıkışına ilişkin pek çok teori mevcut. Bunlardan ilginç olan bir tanesi; Kontamine –yani mikrop bulaşmış- Polio aşısı teorisi. Bu teoriye göre HIV virüsü şempanzelerde bulunan HIV benzeri SIV (Simian Immunodeficiency Virus) isimli virüsün mutasyona uğrayarak – yani genetik yapısını kendi kendine değiştirerek- HIV’ e dönüşmesiyle ortaya çıkmış. Bu virüsün şempanzelerden insanlara geçiş şekli ise bir hayli ilginç. 1950’lerin sonunda Afrika Belçika Kongosu’nda yürütülen bir çalışmada binlerce çocuğa yeni denenen bir Polio –çocuk felci – aşısı uygulanıyor. Bu uygulanan aşılar 2 bilim adamı tarafından, Philadelphia’da ABD’nin ilk bağımsız Tıbbi araştırma merkezi olan Wistar Enstitüsünde üretiliyor. İddialara göre araştırmacılar bu aşıları üretirken şempanze böbrek dokusundan üretilen besi yeri kullandılar ve bu besi yeri SIV ile kontamine olmuştu. Bu binlerce aşıdan en azından bir bölümü SIV içeriyordu ve virüs insanlara bulaştı… Bu ilginç teori araştırmacı gazeteci, eski Birleşmiş Milletler çalışanı Edward Hooper’ın 10 yıllık çalışması sonucu yazdığı bir kitaba dayanıyor; “Nehir: HIV ve AIDS’in Kaynağına Bir Yolculuk”… (Orjinal adı; “The River; A Journey to the Source of HIV and AIDS”, araştırdım maalesef Türkçe baskısına rastlamadım)

Tabii ki AIDS’e ilişkin pek çok komplo teorisi de mevcut. Millet olarak severiz komplo teorilerini malum. Ben de yazıma bir iki tane eklemeden duramadım;

Berlin Humboldt Üniversitesi eski Biyoloji Profesörü Jakob Segal’a göre HIV, ABD’deki bir askeri laboratuarda 2 ayrı virüsün birleştirilmesiyle elde edildi. Bu teoriye göre elde edilen bu virüs, yani HIV; 1977 ve 1978 yıllarında erken tahliye karşılığında gönüllü olan mahkumlar üzerinde denendi. Profesör Segal virüsün işte bu mahkumların tahliye olmasıyla topluma yayıldığını iddia ediyor. Diğer bir taraftan aynı Profesör Segal; KGB sığınmacısı Vasili Mitrokhin tarafından da Sovyetler Birliği lehinde “uydurma” propagandaları yaymakla suçlanmış…

AIDS ve Ölüm Doktorları; AIDS Salgını Kökeninin Tahkikatı” ve “Eşcinsel Kan; Gizli AIDS Soykırım Entrikası” isimli kitapların yazarı Dr Alan Cantwell’a göre AIDS Amerikan Hükümeti bilim adamları tarafından geliştirilmiş bir virüs. Dr Cantwell bu virüsün 1978-1981 yılları arasında bazı Amerikan şehirlerinde eşcinsel erkekler üzerinde yapılan Hepatit B araştırmaları esnasında kasıtlı olarak bulaştırıldığını iddia ediyor. Kasıtlı olarak bulaştırılanlar ise siyahlar veya beyaz eşcinseller. Amaç da; bu “istenmeyen” iki grup insanı toplumdan kalıcı olarak uzaklaştırmak. Bunu örtbas etmek için hükümetin salgının başladığı yıllarda çalışmalara kasıtlı olarak engel olduğu da Dr Cantwell’in iddiaları arasında.
(Yukarıda sözünü ettiğim kitapların orijinal isimleri sırasıyla; “AIDS and the Doctors of Death: An Inquiry into the Origin of the AIDS Epidemic” ve “Queer Blood: The Secret AIDS Genoside Plot”)

Merhum Galler Prensesi Lady Diana hastalığın tarihinde ilginç bir yere sahip. 1987 yılında Londra’da Middlesex Hastanesinde AIDS hastaları için inşa edilen özel bölümün açılışında; foto muhabirleri ve kameraların önünde ilk kez AIDS hastalarıyla “eldivensiz” olarak el sıkışırken, onlara dokunurken görüntülendi. Lady Di; o gün “Onlara dokunabilirsiniz, dokunmakla bu hastalık bulaşmaz” mesajı verirken toplumun AIDS ile ilgili önyargılarından birini değiştirmişti adeta…

Hiç kimse bir tatlıyı sarılı olduğu ambalaj kâğıdıyla yemekten hoşlanmaz

Yukarıdaki, bizim sokak argomuzdaki “Gaz maskesiyle çiçek koklanmaz ki” cümlesinin Güney Afrika’daki karşılığı. Güney Afrikalı erkeklerin neden prezervatif kullanmadıkları sorulduğunda verdikleri yanıtlardan biri… 2007 yılı itibariyle Sahra Altı Afrika’daki yaşayan AIDS’li veya HIV pozitif insan sayısı 22 Milyon…

BBC’de yayınlanmış “Ölüm Oyunu” başlıklı Güney Afrika’daki AIDS sorununu inceleyen makaleye göre bölgedeki erkeklerin prezervatif kullanmama nedenlerinden bir diğeri ise çok daha vahim. Siyahlar; prezervatif kullanmaları yönündeki kampanyaların Beyaz Adam tarafından çocuk sahibi olup çoğalmalarına engel olmak amacıyla yaratılmış birer komplo olduğuna inanıyorlar.

Bölgede kötü yaşam koşulları ve fakirliğe bağlı olarak fahişelik çok yaygın ve bu fahişeler duyduğunuzda insanın kanını donduran bir fiyat tarifesiyle çalışıyorlar; prezervatif ile 2, prezervatifsiz 5 Pound… Yani HIV kapma riskini göze almanın karşılığı sadece 7 TL civarında. (1 Pound; yaklaşık 2,3 TL)

Afrika ve AIDS ile ilgili son olarak söylemek istediğim Fakülteden Hocam Nadir Paksoy’un “Gözümden Afrika” kitabından aklımda kalan bir bölüm; Nadir Hocam Afrika’da –sanırım Somali’de- çok büyük bir gece kulübüne gider. Duvarda devasa harflerle AIDS yazmaktadır, Ama açılımı farklıdır;

A-merican I-deas D-iscouraging S-ex
(Sex yapma hevesini kıran Amerikan fikirleri)

Bir de önermek istediğim film var. AIDS hastalığının ortaya çıkışını anlatan aynı adlı kitaptan uyarlanmış “Ve Orkestra Durmadan Çaldı” (And the Band Played On) isimli 1993 yılı yapımı, pek çok ünlü oyuncunun kısa sürelerde göründüğü bir film. 1981 yılında Los Angeles, San Fransisco ve NewYork’daki eşcinsel erkek hastalarda ilk kez görülen bu hastalığı araştıran Epidemiyolog (Salgın hastalıkları inceleyen bilim adamı) Dr Don Francis’in öyküsünü anlatan bir yarı belgesel. Filmde ABD Hastalık Kontrol Merkezi tarafından bu salgını araştırmakla görevlendirilen Dr Francis'in yetersiz bir bütçeye ve hastalık eşcinselleri ilgilendirdiği için konudan uzak duran politikacılara rağmen verdiği çabaların öyküsü gerçeklere dayanılarak anlatılıyor.













Hiç yorum yok:

Yorum Gönder