9 Mayıs 2012 Çarşamba


Peru ve Bolivya

Kısa bir Güney Amerika Macerası 7



Yalnızca 2 günlük bir Bolivya gezisinin ardından bu yazıyı yazmak kelimenin tam anlamıyla haddimi aşmak biliyorum. Güney Amerika’nın bu en yüksek, en izole ve en fakir ülkesi hakkında yazmak ve bu işi de, Uyuni’nin güneşi yansıtan tuz düzlüklerinde gözlerim kamaşmamışken, Sucre veya Potosi’yi görmemişken ya da “la Ruta del Che” de Commandante’nin izlerini arayarak La Higuera köyüne yürümemişken yapmak; haklısınız,  gerçekten haddimi aşmak… Ama yine de Bolivya’ya gitmenin zorluğu dikkate alındığında kısacık seyahatimden söz etmemin hoş karşılanabileceğini ümit ediyorum.
...
(Bu arada küçük hatırlatma; Che Guevera, CIA destekli Bolivya Ordusu tarafından Churo isimli dar bir kanyonda yaralı olarak ele geçirildikten sonra 9 Ekim 1967’de, ele geçirildiği kanyona 8 kilometre uzaklıktaki La Higuera isimli küçük köyde öldürüldü…)
...

Peru - Bolivya Sınırı
Bolivya Bizim için Peru’dan geçtikten sonraki ilk durak Copacabana’da başladı. Brezilya’daki dünyaca ünlü adaşıyla pek de bir alakası olmayan bu küçük şehrin ismi, bir rivayete göre Aymara dilinde “Göl Manzarası” anlamına gelen “kota kahuana” sözcüklerinden, bir rivayete göre de And Mitolojisindeki doğurganlık tanrısı “Kotakawana”’dan dan geliyormuş.

Copacabana
Copacabana Bolivya’nın Titicaca gölü kıyısındaki önemli şehri. Klasik tur programlarındaki Peru’dan Bolivya geçişleri genellikle Copacapana’dan yapılıyor ve buradan kalkan Katamaranlar yoluyla La Paz’a doğru devam ediliyor. Şehrin küçük bir plajı, göle inen Arnavut kaldırımı dar sokakları, Peru’dakilere kıyasla çok daha ucuz –bu arada para birimi olarak Nuevo Sole’dan Boliviano’ya geçtik- hediyelik eşya satan dükkân ve tezgâhları var. Ayrıca bir de insanı gülümseten denize kıyısı olmayan Bolivya’nın Deniz kuvvetlerine ait karakolu…

Our Lady of Copacabana Katedrali

Francisco Tito Yupanqui
Elinde Virgen Morena De Lago heykeliyle
Copacapana, Peru’dan gelen Turist kalabalığının Bolivya’ya adım attığı yer olmanın ötesinde bir öneme haiz. Bu göl kıyısındaki küçük kasaba aynı zamanda önemli bir hac mekânı. Her yıl 6 Ağustos günü Peru ve Bolivya’dan gelen binlerce hacı kasaba meydanındaki “Our Lady of Copacabana” Katedralini (Bazilikasını) ve burada yer alan “Virgen Morena del Lago” yani; Gölün Siyah Bakiresi heykelini ziyaret ediyorlar. Virgen Morena, Bolivya’nın Patron Saint’i; yani koruyucu melek olduğuna inanılan azizi… Bu “zenci” Meryem heykeli yaklaşık 400 yıl önce İnka imparatorlarının soyundan gelen Francisco Tito Yupanqui tarafından yapılmış.

Copacapana’dan sonraki durağımız İnka İmparatorluğunun önemli merkezi; La Isla del Sol yani Güneş Adası. Büyük ve konforlu bir katamaranla, öğle yemeği olarak lezzetli balık yediğimiz yaklaşık 1 saatlik yolculuğun ardından adaya ulaştık.


Lago Titicaca'yı gezdiğimiz Katamaran, La Isla del Sol sahillerinde

La Isla del Sol - Güneş Adası
Güneş adası Inka inancına göre Güneş’in doğum yeri. Ayrıca manyetik enerjinin kaynağı ve dünyanın vertex’i yani tüm yönlerin buluştuğu merkez noktası… Inka’lar için bu denli önemi olan bir adada da 100’den fazla Inka kalıntısı olması doğal tabii ki. Yaklaşık 800 ailenin yaşadığı bu adanın geçim kaynakları, biraz balıkçılık biraz tarım ve çokça da turizm. Balıkçı teknelerine ev sahipliği yapan küçük bir limandan adanın merkezine zorlu olmayan bir tırmanışla ulaşılıyor. Tırmanışın sonlandığı noktada Inka’ların ünlü düsturu “Çalma, Yalan Söyleme ve Tembel Olma” yı simgeleyen, suyun 3 farklı noktadan aktığı Inka çeşmesi ve birkaç Boliviano karşılığında sizinle resim çektirebilecek ada yerlilerini görebilirsiniz. Her ne kadar ziyaretimiz esnasından “Çalma” çeşmesinden su akmıyorduysa da Ada bu konuda oldukça güvenli, emin olabilirsiniz…(Bu arada 1 USD yaklaşık 7 Bolivinos yapıyor)

Çalma, Yalan Söyleme, Tembel Olma
Merkezde adanın asıl turist aktivitesi Inti Wata kültürel kompleksi var. Burada; Inka yerlilerinin kullandıkları aletlerle tarım yapılan ve Inka mitolojisindeki bereket tanrısı Pachamama’nın adıyla anılan terasları görebilirsiniz. Ayrıca Güneş Adasında bulunan arkeolojik kalıntıların ve kıta halklarına ait folklorik giysilerinin sergilendiği küçük bir yer altı müzesi (Ekako Yeraltı Müzesi) ve Lama, Alpaga ve aynı türden diğer hayvanlar Vicuna ve Guanaco’ları görebileceğiniz bir minik hayvanat bahçesi de var.

Thor Heyerdal'ın seyahatini anlatan film 1951
yılında en iyi Belgesel Film Oscar'ı almış
Kompleksdeki diğer bir ilginç bölüm Inka’ların Totora bitkisinin sazlarından gemi yapım tekniklerinin ve “Kon Tiki” macerasıyla ilgili resimlerin sergilendiği bölüm. Norveçli bir bilim adamı Thor Heyerdahl, Colomb öncesi Amerika yerlilerinin yaptıkları ilkel teknelerle Pasifik Okyanusunu aşıp Polinezya’ya ulaştıkları şeklindeki savını ispatlamak için 1947’de Totora sazlarından kendi teknesini inşa edip eşlik eden 5 kişiyle birlikte bu 4300 millik seyahati gerçekleştirmiş. Bu seyahati gerçekleştirdikleri teknenin adı da Kon Tiki; yani Inka güneş tanrısı Viracocha’nın eski ismi…

Adaya veda etmeden önce fazlasıyla turistik 2 aktiviteye katılıyoruz; ilki adanın muhteşem göl manzaralı bir köşesinde eski bir şaman ayininin canlandırıldığı; Kallawaya Ritüeli. Diğeri de; limandaki geleneksel Titicaca teknesiyle yaptığımız kısa tur. Göldeki benzerleri içerisinde en büyüğü olduğu söylenen bu teknede isterseniz kürek de çekebilirsiniz, teknenin arkasında gizli motorları olsa da…


Inti Wata Kültürel Kompleksinden


Kallawaya Ritüeli


(Bu arada bir parantez içerisinde çok gıpta ettiğim bir konudan söz etmeliyim. Inti Wata Kültürel Kompleksi tümüyle bir seyahat acentesi tarafından yapılmış. Gerçekten iyi düşünülmüş kültürel bir kompleks. Üstelik hiç kimse size ekstra bir şeyler satmaya da çalışmıyor. Yılda yaklaşık 500 bin ile 1 Milyon turistin ziyaret ettiği bir ülkedeki bir seyahat acentesi tamamen kendi girişimleriyle böyle bir komplex kurup kendi kültürünü tanıtırken yılda 20 Milyondan fazla turist tarafından ziyaret edilen ülkemin seyahat acentelerinin aklına neden benzer bir şey gelmez bilemiyorum...)

Güneş Adasından karaya çıktığımız Chua’ya kadar yaklaşık 2,5 saatlik bir katamaran seyahati daha yaptık.

Efsaneye göre İnkalar, Cuzco’daki Koricancha tapınağından 2 ton altını işgalci İspanyollardan kaçırıp gölün sularına emanet etmişler. Titicaca’yı araştırmak ve biraz da efsanenin doğruluğunu görmek isteyen Kaptan Jacques Cousteau,1969 yılında mini denizaltısını trenle bölgeye taşıyıp gölde dalışlar yapmış. Altın izine rastlayamasa da, Cousteau ve ekibi gölün derin sularında yaşayan ve boyları yarım metreye ulaşabilen dev bir kurbağa türü keşfetmişler. Sonrasında Kaptan Cousteau’nun belgesel dizisine eklediği “Titicaca Gölü Efsanesi” isimli bu özel bölümü katamaran mürettebatı bize gururla sundu…




Tuquina Boğazı
Titicaca üzerinde yol alırken bir yandan da uzaklarda her biri en az 6000 metre yüksekliğindeki dağların karlı doruklarını ve gittikçe yaklaşan Bolivya kıyılarını izlerken kahvemi yudumlamak kesinlikle harika bir deneyimdi. Sonra gölün 800 metreye kadar daraldığı Tuquina boğazından, teknelerle bir taraftan diğerine taşınan koca koca kamyon ve otobüslerin arasından geçerek Chua’da bizi La Paz’a götürmek üzere bekleyen otobüsümüze ulaştık.

Titicaca’yla vedalaştıktan sonra La Paz’a 1,5 saatlik bir yolumuz var. Hava kararırken rehberimiz Renan gittikçe duygusallaşan, ağlamaklı ses tonuyla yolun neredeyse yarısı kadar süren konuşmasında Commandante’yi anlattı. Che’nin, insanlarına daha iyi bir hayat sağlamak adına geldiği ama destek göremeyip sonuçta bu uğurda öldüğü ülkede, 40 yıl sonra bu kadar sevilmesinin ne kadar da trajik olduğunu düşünürken La Paz’a yaklaştık…


La Paz 80 km...


Sürecek





8 Mayıs 2012 Salı

Peru ve Bolivya

Kısa bir Güney Amerika Macerası 6




Deniz seviyesinden 3800 metre yüksekte gökyüzü daha bir parlak sanki… Serin bir Kasım sabahında Puno’da, otelde kahvaltımızı yaparken bir yandan da parlak gökyüzünü, hemen önümüzdeki Lago Titicaca’yı ve uzaklarda olduğu için çirkin binaları seçilmeyen Puno şehrini seyrediyoruz.

Lago Titicaca ve uzaklarda Puno

Peru’da konakladığımız otellerde kahvaltıda favorilerim bizdekilere kıyasla devasa sayılabilecek boyutlarda ve bol çeşitteki fıstıklar ve suyla seyrelterek içtiğim Cafe Americana oldu... Her ikisinin de sevdiği bereketli topraklarda olduğumuzdan sanırım hem fıstıklar hem de kahve çok lezzetliydi.


Lago Titicaca; Yeniden suya indirlmeyi bekleyen gemi...


Bugünkü ilk durağımız yüzen adalar; Uros. Efsaneye göre Uros yerlileri Güneş’ten önce, henüz dünya hala soğuk ve karanlıkken yaşıyorlardı. Üstelik boğulmaya veya yıldırımlara karşı da dirençliydiler. Fakat insanoğluyla kaynaşma emrine “Süper” özelliklerini yitirmemek adına karşı çıktılar ve bu saygısızlıkları da onların cezalandırılmalarına neden oldu. Dağıldılar, kimliklerini, dillerini ve geleneklerini kaybettiler. Uro-Aymara’lar haline dönüştüler ki; bugün konuştukları dil de Aymara dili.

Uros; Yüzen Adalar
Uros adası sakinleri günümüzde Puno’ya tekne ile yaklaşık 45 dakika mesafede “Totora” sazlarından yaptıkları “yüzen” adalarında yaşıyorlar. Totora, Tititicaca gölüne özgü bir bitki. Dağlarda yaşayan And yerlileri için coca bitkisi ne kadar önemliyse, gölde yaşayan Uros’lular için de Totora o kadar elzem desek yanlış olmaz… Adalarını, evlerini ve teknelerini bu bitkiden yapıyorlar ve bitkinin değişik bölümleri hem yemeklerinde yer alıyor hem de ilaç olarak kullanılıyor. Sözgelimi; Totora kamışlarının dibindeki beyaz bölüm yüksek oranda iyot içerdiğinden guatr’a karşı kullanılıyormuş.

En küçük Uros sakinlerinden...
Totora sazlarından yapılma adaların suyun altında kalan bölümlü çok çabuk çürüdüğünden sürekli zemini yenilemek gerekiyor. Adaların üzerinde yürümek farklı bir duygu; biraz zor, zemini sağlam olmayan bir yerde yürümeye benziyor, sanki balçık çamurda yürümek gibi… Birkaç aile bir araya gelip adalarını yapıyorlar, üzerlerine de evlerini kurup yaşıyorlar. Olmadı işler ters gitti anlaşamadılar mı? Kolay. İsteyen adasını kesip diğerlerinden ayırıyor…

Uros el işleri
Oldukça misafirperver ve cana yakın ada sakinlerinin –ki topu topu 2000 kişiler- ana geçim kaynağı balıkçılık ve turizm. Nakış, örgü ve benzeri Uros yapısı el işleri oldukça ünlüymüş. Adalara ayak basar basmaz bu el işleri önünüze seriliyor zaten. Adalarda, artık turizm tecrübesi edinmiş yerliler Size maketler üzerinde adaların nasıl yapıldığını gösteriyorlar. İsterseniz Totora sazından yapılma bir kulübeyi ziyaret edebilir ya da yine ada yerlilerinin sazlardan yaptığı bölgeye özgü tipik teknelerle sadece 10 N. Soles karşılığında küçük bir tura katılabilirsiniz.

Sonraki durağımız Taquile adası için Uros’dan ayrılırken misafirperver ve cana yakın Uros’lu kadınlar tipik pembe, turuncu etekleri, parlak yeşil ceketleri ve küçük sevimli şapkalarıyla, erkekler de beyaz gömlekleri ve renkli örme chullos’ları başlarında, arkamızdan el sallayarak ve şarkılar söyleyerek bizleri uğurladılar. Sonraki durağımız için teknemizle yaklaşık bir 2 saat daha var.


Uzaklardan Taquile Adası


Taquile Adasından
Taquile adası 1700 kadar “taquilenos” denilen Quechua dilinde konuşan yerlinin yaşadığı yeşil bir ada. Adada Taquilenoslar Inka’ların “Çalma, Yalan Söyleme, Tembel olma” düsturu doğrultusunda kolektif bir yaşam sürüyorlar. Geçim kaynakları balıkçılık, ağırlıklı olarak patates yetiştirdikleri tarım ve turizm –ki adayı yılda yaklaşık 50,000 turist ziyaret ediyormuş-. Ada yerlileri kadın, erkek ve çocuk hepsi yün eğirip, dokuma işiyle uğraşıyorlar ve bu el yapımı tekstil ürünleri de oldukça ünlü. Ayrıca Ada erkeklerini bir köşede oturmuş örgü örerken de görebiliyorsunuz. Yerlilerin farklı ve kendilerine özgü bir de giyim tarzları var. Sözgelimi; erkekler uzun kuyruklu örgü şapkalar takıyorlar ve bu şapkanın kuyruğu kişinin evli, bekar, evliliğe hazır ya da değil oluşunu simgeleyecek şekilde farklı taraflara yatırılıyor.


Kendilerine özgü kıyafetleri içinde Taquilenoslar
Adanın küçük limanından merkezine yaklaşık 400 –belki daha fazla- basamağı tırmanarak ulaşıyorsunuz. Yukarı çıktıkça güzelleşen manzara bana Akdeniz’i anımsattı açıkçası. Merkezdeki küçük meydanda Taquilenos’ların meşhur oldukları el yapımı tekstil ürünlerinin ve diğer başka hediyelik eşyaların satıldığı bir kooperatif binası var. Ayrıca lezzetli balık ve kızarmış patates yiyebileceğiniz 1-2 restoran. Yanında önerim “son inka” yani; Inca Cola. Her ne kadar adı kola olsa da tadı daha çok gazlı limonataya benzeyen Inca Cola’yı Ben çok sevdim açıkçası…


Son İnka; Inca Cola
Taquile adası ile ilgili ilginç 1-2 ayrıntı; Adanın tek enerji kaynağı bir jeneratör ve onu da her gün sadece birkaç saat çalıştırıyorlarmış. Adada motorlu herhangi bir araç yok ve en ilginci adada köpek de yok…

Dönüşte, bu kez adanın diğer tarafındaki yine 400 kadar merdiveni inip teknemizle Titicaca manzaralarının tadını çıkararak Puno’ya doğru hareket ediyoruz.Puno’ya yaklaşırken hava kapalı ve yağmur yağıyor.

Puno’da evlerin neredeyse tamamı yarım kalmış izlenimi veriyor. Duvarlar tuğla ya da sıvalı bırakılmış ve en üst katlarda çatı yerine bir üst kata ait uçlarından inşaat demirleri yükselen kolonlar var. Sokaklar da yer yer yılın nerdeyse her günü öğleden sonra yağan yağmurun etkisiyle kalın bir çamur tabakasıyla kaplı. Puno’nun da, merkezinde bir katedral olan bir Plaza des Armas’ı var tabii ki… Bu meydan ve etrafındaki birkaç sokak bu şehrin dolaşılabilecek tek bölgesi. Şemsiyemizin altında bu sokaklarda Bizim gibi turistlerin arasına karışıp dolaştık. Bölgede çok sayıda hediyelik eşya satın alabileceğiniz mağaza, internet cafe ve restoran mevcut. Mütevazi bir restoranda iki kişilik güzel bir akşam yemeği 40 N. Soles -10 USD’den biraz fazla- civarında. Eğer internete ihtiyacınız varsa buradaki cafeleri denemenizi öneririm çünkü kaldığımız otelde bir sayfayı görüntülemek neredeyse yarım saat sürüyordu…

Copacabana yolcusu kalmasın...
Ertesi sabah Bolivya tarafında bize yardımcı olacak yerel acente Transturin’e ait otobüs (www.transturin.com) bizi otelimizden aldı. Bolivya sınırını geçeceğimiz Copacabana yaklaşık 3,5 saat mesafede…


Son olarak yol üzerindeki küçük bir kasabadan söz etmek istiyorum; Juli. Günümüzde çok sıradan küçük bir kasaba olarak görünse de zamanında İspanyollar bu kasabaya tam 4 tane gerçekten haşmetli kilise/katedral inşa etmişler. Kolonyal mimarinin güzel örneklerinden olan bu yapıların amacı da bölgede yaşayan yerli toplumunu etkileyip kitleler halinde Katolik yapmakmış. Basit bir kasabanın sıradan binaları arasında yükselen 4 gösterişli bina çok uzaklardan bile seçiliyor…

Turumuzun Peru bölümü buraya kadardı, sonrası Bolivya…






Sürecek









6 Mayıs 2012 Pazar

Peru ve Bolivya

Kısa Bir Güney Amerika Macerası 5



Cuzco’ya dönüşte akşam yemeğinde “Cuy” yeme planları yapıyorduk ama Machu Picchu’yu görmenin heyecanı mı yoksa Aguas Calientes’de trene binmeden hemen önce uğradığımız Toto’s House restoranın açık büfesinin etkisi mi bilinmez akşama pek de aç değildik. Cuzco’nun Arnavut kaldırımlı dar sokaklarında Machu Picchu görüntüleri hala aklımızdayken, bizim gibi yüzlerce turistin arasına karışıp öylesine dolaştık…

Cuy; Gine Domuzu
(Gezgin Dr Bekran'ın "Yol Hiç Bitmez, Uzar Gider" sayfasından)
Cuy veya Cuye; bildiğimiz Gine Domuzu. And dağlarının yüksek kesimlerinde Gine Domuzları özellikle “yenilmek” için yetiştiriliyor. Eskiden, Qechua yerlilerinin tören ve özel günlerinde geleneksel olarak menüde yer alırken, artık özel olmayan günlerde de sık tercih edilen bir yemek haline gelmiş. Cuy kızarmış, ızgara veya rosto gibi farklı şekillerde hazırlanabiliyor ve yanında patates, pilav ve baharatlı bir sos ile servis yapılıyor. Her ne kadar cuy yiyememiş olsak da; Cuzco’lu Quechua ressam Marcos Zapata’nın Cuzco Katedralindeki tablosunu gördük; 1753 yılında yapılmış bu meşhur “Last Supper” uyarlamasında İsa ve havarilerinin bildik son yemeklerinde menüde cuy var…


Marcos Zapata'nın Last Supper Tablosu


Ertesi gün, Cuzco’daki son günümüzde program Kutsal Vadi; Pisac ve Ollantaytambo.

Pisac Pazarında Ben...

Pisac pazarıyla meşhur pitoresk bir And kasabası. Her ne kadar seyahat rehberlerinde şehrin meydanındaki devasa ağaçtan söz ediliyor olsa da Pazar kalabalığı içinde –hem haftanın günü hem de market anlamında Pazar - görmek pek mümkün değil. Turistlere yönelik hediyelik eşya tezgâhları kadar yerel halka da hizmet veren bir Pazar olduğundan her türlü meyve sebze satılıyor, dolayısıyla turistler kadar yerli halkın oluşturduğu bir kalabalık da var. Eğer And yerlilerini fotoğraflamak gibi bir amacınız varsa objektifiniz herhangi bir yöne çevirip, deklanşöre basın gitsin… 

Pisac Pazarı Müzisyenleri
Bizim ziyaret ettiğimiz gün üzerlerinde yerel giysileri ve “chullos” ları olduğu halde bir grup yerli And müzikleri çalmaktaydı. Sonradan öğrendim ki her Pazar günü oradaymışlar. Yolunuz düşerse; Sampona (pan-flüt) ezgilerinin tadını çıkarabilir ve dilediğinizce fotoğraf çekebilirsiniz, sadece önlerindeki kutuya birkaç N. Soles atmak koşuluyla tabii ki… (Bu arada chullos; genellikle Alpaka yününden yapılma tipik Peru şapkalarına verilen isim)

Ollantaytambo
Ollantaytambo, Cuzco’ya 60 km mesafede İnka’ların Kutsal Vadisi Urubamba’nın batı girişini koruyan kale ve aynı isimli şehir. İspanyol istilası dönemimde Inka direniş lideri Manco Inca Yupanqui’nin sığınağı konumundaymış. Her ne kadar İnka direnişçiler ilk kez burada İspanyollara karşı direnebilmişlerse de sonrasında bu kaleyi de terk edip ormanın derinliklerine Vilcabamba’yı inşa edecekleri bölgeye kaçmışlar. Klasik artık iyice alıştığımız görünümleriyle inka’lardan kalma teras ve kale duvarlarının bulunduğu harabeler –tırmanması biraz zor olsa da- görülmeye değer. Bu arada terasların en tepesi Ollantaytambo şehrini ve Urubamba vadisini fotoğraflamak için harika. Şehir merkezinde, Inka kalıntılarının hemen yanında yine hediyelik eşya alabileceğiniz tezgâhların bulunduğu küçük bir Pazar var. Ve tabii ki pitoresk insan manzaraları…

(Bu arada İzmir’li olup da Antalya’da yaşayan biri olarak itiraf etmeliyim ki; Machu Picchu’yu farklı bir yere koymak koşuluyla, tüm Peru’da gördüğüm Inka kalıntıları bana çok da "özel" gelmediler. Ne de olsa İzmir ve Antalya civarındaki bize - kanıksadığımızdan mıdır bilemem- çok sıradan gelen arkeolojik kalıntılar Inka’lardan kalanlardansa çok daha etkileyici. Düşünsenize; Inka İmparatorluğu 13. yüzyılda sahne alırken, Bizim Aspendos’daki amfi tiyatronun inşa tarihi İ.S. 161-180 yılları…)

Bir sonraki durak Puno’ya Cuzco’dan gitmenin 3 yolu var. Uçak, tren ve otobüs; Cuzco’dan Puno’ya her gün uçak bulmak mümkün ve direkt olursa 45 dakika, Arequipa aktarmalı olursa 2 saat sürüyormuş. Bu arada Puno Havalimanı – Manco Capac Airport- şehir merkezine 45 kilometre mesafede Juliaca isimli küçük bir şehirde yer alıyor. İkinci tercih Demiryolu ile ilgili ayrıntılı bilgi www.perurail.com adresinde var. Bu rotada da “Andean Explorer” isimli Cuzco – Machu Picchu arasında çalışan pahalı Hiram Bingham treninin bir benzeri var ve en az onun kadar pahalı.

Bizim de, önceden paket tur satın aldığımız için mecburen tercih ettiğimiz karayolu başlangıçta kulağa rahatsız edici gelse de – 389 kilometre ve 8 saat- sona erdiğinde güzel bir deneyime dönüştü. Cuzco’dan Puno’ya giden rehberli, bol çay kahve ikramlı ve mola yerinde açık büfe öğle yemeği şirketten turist otobüsleri var. Bizimki İnka Express; www.inkaexpress.com … 1990’ların başında üniversitede okurken Antalya-İzmir arasında gidip geldiğim otobüslerin tıpkısı bir otobüsle çıktık yola.

Inka Express bileti
İlk durağımız Andahuaylillas; ismi “Bakır Tarlaları” anlamına gelen bu kasaba ana yolun biraz dışında. Toprak ve engebeli bir yolda 5-10 dakikalık bir sürüşün ardından vardığımız kasaba meydanında çok sıradan görünen bir kilise, birkaç hediyelik eşya tezgâhı ve bir iki ağaçtan başka bir şey yoktu. Fakat dışarıdan çok zavallı görünen San Pedro of Andahuaylillas kilisesinin içerisi oldukça ihtişamlıydı. Gotik tarzdaki kilisede çok sayıda kolonyal döneme ait tablo mevcuttu. 


Andahuaylillas Kilisesi
Kilise 1631 yılında, yine klasik olarak kendisinden önce aynı yerde bulunan Inka tapınağının yıkıntıları üzerine İspanyollar tarafından inşa edilmiş. Amaç; Peru’nun İspanyol –öncesi halkını etkilemek... – Hatta sahip olduğu kolonyal döneme ait çok değerli eserler nedeniyle bu kiliseye “Sistine Chapel of America” dendiği de oluyormuş…- Orijinal Sistine Chapel; malum Vatikan’da. Ben henüz görmedim ama bu pek de mütevazı kiliseciği nasıl olmuş da Vatikan’dakiyle aynı kefeye koymuşlar bilmiyorum. Ben duyduklarımı yazıyorum…-

Toritos
Yol boyunca küçük kasabalarda And yerlilerini otantik giysileri ve gündelik yaşamları içerisinde izlemek ayrı bir keyif. Kasabaların dışında da yol kenarlarında Lamalar ve Alpagalar var tabii ki… Kasabalardan geçerken 2 ilginç ayrıntı dikkatimi çekti; ilki yol kenarlarındaki bazı evlerin önünde gördüğümüz uzunca bir sırığın üzerinde asılı kırmızı kumaş parçası ki o evin yerel içki içilebilen bir mekân olduğunu gösteriyormuş, bir çeşit "kasaba barı" anlayacağınız. Diğeri de hemen tüm evlerin çatılarındaki “toritos” lar. Toritos denilen bu yan yana duran bir çift seramikten öküz heykellerinin çatısında bulunduğu evi koruyup bereket getirdiğine inanıyorlar…

Sonraki durak Rarqchi diğer adı Wiracocha Tapınağı olan başka bir Inka arkeolojik alanı. Çok da bir özelliği yok açıkçası.

Rakım 4335, La Raya geçidi


Ardından Cuzco ve Puno arasındaki coğrafi sınır; La Raya geçidine ulaştık ki; geçidin en yüksek yerinde “Felix Viaje 4335 m” tabelasının hemen yanı başında kişisel “deniz seviyesinden en yüksek noktada bulunma” rekorumu kırıp hemen bir fotoğraf çektirdim…

Sonraki durak yemek molası verdiğimiz Sicuani ve ardından Puno’dan önceki son şehir Juliaca. Juliaca kirli caddeleri, boyasız sıvalı bırakılmış çirkin evleriyle büyükçe bir şehir.

Juliaca’dan çıkıp Puno’ya doğru ilerlerken günbatımıyla birlikte karşımızda Lago Titicaca belirdi. Batı yarısı Peru’ya doğu yarısı ise Bolivya’ya ait Titicaca bildiğiniz gibi dünyanın en yüksekte yer alan gölü. Deniz seviyesinden yüksekliği 3800 metre ve ismi Aymara dilinde “Puma kayası” anlamında geliyor.

Puno otogarına girdiğimizde hava henüz karamıştı ve yağmur yağıyordu. Puno’da geçirdiğimiz sonraki 2 günde de olduğu gibi bu şehirde yılın neredeyse tamamında hemen her gün öğleden sonra aynı saatlerde yağmur yağıyormuş. Ayrıca yüksekliğin etkisiyle özellikle akşamları soğuk hissediliyor.Otelimiz Puno kent merkezine 15-20 N. Soles’lik taksi mesafesinde, kesinlikle seyahatimiz boyunca kaldığımız en güzel otel olan, Titicaca manzaralı Casa Andina Private Collection Puno.


Hotel Casa Andina Private Collection Puno


Ertesi sabah otel odamızın penceresinden bizi muhteşem bir Lago Titicaca ve Puno manzarası karşıladı… Kahvaltıdan sonraki durak “yüzen adalar” Uros ve ardından Tequila adası…

Sürecek





Büyük Türk Hekimi ve Düşünürü Erman Toroğlu

(13 Ekim 2010 tarihli Posta Gazetesinde yer alan haber üzerine yazdığım yazı, Kemer Gözcü Gazetesinde de yayınlanmıştı.)
İlgili haber için tıklayınız...)



“Sakatlığının sebebi fazla seks mi?”

“Ünlü yorumcu Erman Toroğlu, Arda Turan'ın sakatlığıyla ilgili şok bir iddiada bulundu”

Yukarıdaki cümleler Posta gazetesinin dünkü başlığı. Başlığın hemen yanında da Arda’nın kız arkadaşı Sinem’i öperken çekilmiş bir resmi var. Neyse ki resimde alnından öpüyor. Başlık dikkate alındığında daha kötüsü de olabilirdi malum.

Buraya kadar diyebiliriz ki ilgi çekmek için gazete bu başlığı kullanmış. Ama ardından yazının içeriğine baktığınızda dehşete kapılmamak elde değil.

Efendim neymiş? Ardanın hastalığı olan Osteitis Pubis’i vakti zamanında kendisi de geçirmiş olan Erman Toroğlu hastalık ile ilgili “engin” bilgisini bizlerle paylaşmış; “Fazla seks yapmak ve dinlenmemek buna neden olur…”

Bitmedi, haber akıllara zarar bir şekilde de devam ediyor. Aynen alıntı yapıyorum; “Bu arada Almanya-Türkiye maçını İstanbul'da rakı içerek Türkler'le birlikte izleyen Alman Bild gazetesinin muhabiri Claudia Weingartner de Erman Toroğlu'nu doğrulayan açıklamalar yaptı“. Claudia Weingartner boş zamanlarında Profesyonel Atletlerdeki Spor Yaralanmaları konulu tezini tamamlamaya çalışan yarım zamanlı Ortopedi Uzmanı olsa gerek…

Bir hekim olarak Arda’nın rahatsızlığı olan Osteitis Pubis hakkında bildiklerimi ve bu olay vesilesiyle araştırıp öğrendiklerimi buraya yazmak değil niyetim. Dileyen Google’da araştırır doğrusunu öğrenir.

Benimkisi sadece kendi çapında bir isyan… Tıbbi bir konuda kelimenin tam anlamıyla işkembeyi kübradan atan bir adamın üstelik de televizyon ekranlarında sarf ettiği seviyesiz cümleleri başlık yapıp yanına da genç futbolcuyla kız arkadaşının resmini basıp bunu haber diye sunanlara karşı bir isyan.

Ülkenin önde gelen Futbol yorumcusunun “engin” tıp bilgisi ile yaptığı saçma sapan ve gerçekle uzaktan yakından alakası olmayan bu yorum bir ulusal gazetenin ilk sayfasında manşette yer alabiliyorsa oturup düşünmek lazım.

Kim bilir? Biraz düşününce belki, Azerbaycan’a nasıl olup da yenildiğimizi de anlarız, Mesut Özdil’in neden Alman milli takımını tercih ettiğini de…

Dipnot: Bu yazıyı hazırlarken “İşkembeyi kübradan atmak” deyiminin anlamını kontrol etmek istedim. İnternette araştırırken Ekşi Sözlük’e de baktım. Açıklama olarak şöyle yazılmış;

“Her durumda kendini, konuşmak, yorum yapmak, görüş bildirmek zorunda hisseden insanlarca sıkça başvurulan bir yoldur. Lakin bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunamayacağını es geçmektedir bu zat-ı muhteremler.

Bu maddenin ardına bir ekleme yapıp ikinci bir maddeye daha bakılmasını önermiş sözlük yazarları;

(bkz: sus da adam sansınlar )    

Anlayana artık…




Peru ve Bolivya

Kısa bir Güney Amerika Macerası 4

Machu Picchu



Bir gün Ben Machu Picchu'dayken...


Bir şehir düşünün ki 1400’lü yıllarda inşa edilmeye başlanıyor, önemli bir yerleşim bölgesi haline geliyor ve ardından bilinmeyen bir nedenle terk ediliyor ve bütün bunlar neredeyse bir insan ömrü kadar bir sürede olup bitiyor. Sonra 400 yıldan fazla bir süre boyunca tamamen unutuluyor. Üstelik Conquistador İspanyollar tüm bir ülkeyi efsanevi son İnka hazinesini bulmak adına yerle bir ederken bu şehri fark etmiyorlar bile. Bu kayıp şehrin yeniden keşfedilmesi ise ancak 1911 yılında gerçekleşiyor. Şehri yeniden keşfeden Amerikalı tarihçi Hiram Bingham’ın kalıntılara ulaştığında bulduğunu sandığı şehir ise peşinde olduğu Vilcapampa. Sonraları Vilcapampa olmadığı anlaşılan ve ismi bile bilinmeyen bu “yeni” şehir yanı başındaki dağdan ödünç alınan isimle anılıyor; Machu Picchu…


Hiram Bingham
Machu Picchu –büyük olasılıkla- İnka İmparatorlarından Pachacutec döneminde inşa edilmiş. Çiçek hastalığının, İspanyol Conquistadorlardan önce şehre ulaşıp sakinlerinin çoğunu öldürdüğüne, geride kalanların da şehri terk ettiklerine inanılıyor. Huayna veya Wayna Picchu –Quechua dilinde genç zirve- ve Machu Picchu –yaşlı zirve- isimli iki dağın arasındaki eyer biçimli sırtta kurulmuş olan kent çoğu zaman bulutlarla gizlendiğinden ve 600 metre kadar aşağıdaki Urubamba vadisinden görülmesi mümkün olmadığından İspanyollardan kurtulabilmiş.

İspanyollar’dan kalma pek çok el yazmasının okuduktan sonra, işgalcilere 36 yıl direnen son İnka Kralı Manco Kapac’ın ormanın derinliklerinde kurduğu Vilcapampa’dan haberdar olan Bingham bu şehrin peşine düşüyor. 1911 yılında Bingham bölgedeki toprak sahiplerinden birinden aldığı, yakınlardaki bir tepenin zirvesinde kalıntılar olduğuna dair bilgiden sonra, 11 yaşındaki bir Quechua yerlisinin rehberliğinde tepeye tırmandığında ancak şehri buluyor. Şaşırtıcı olan yukarıda başka iki yerli tarafından karşılanması; polis ve vergi memurlarından saklanan bu iki Quechua yerlisi birkaç yıldır harabelerde yaşamaktaymış…


Hiram Bingham'ın objektifinden Machu Picchu, 1911
Machu Picchu’nun dünyanın ilgisini çekmesi ise National Geographic dergisinin Nisan 1913 sayısının tamamını bu şehre ayırmasıyla gerçekleşmiş.

Şehrin kuruluş amacı da ayrı bir gizem. Kimi araştırmacılara göre İnka İmparatoru Pachacuti’nin ikameti için inşa edilmiş, kimilerine göre de seçkinler ve üst düzey din adamları için... Diğer teoriler arasında; İnkalar için önemli astronomik olayları araştırmak için kurulduğu veya yeni mahsullerin denendiği bir tarım merkezi olduğu gibi düşünceler var.Hiram Bingham şehrin geleneksel İnka “Güneş Bakireleri” nin –Virgins of the Sun- doğum yeri olduğunu düşünmüş. Aclla denilen bu “seçilmiş” kadınlar Inka inancı doğrultusunda; bekâret yemini etmiş ve tapınaklarda Mama Cuna adı verilen kadınların idaresi altında yaşıyorlarmış. Kutsal ateşin yanmasının sağlanması, tören yemeklerinin hazırlanması ve tören giysileri ve imparatorun giysilerinin dokunması ise başlıca görevleriymiş…


Machu Picchu terasları
Belki de tüm dünyadan binlerce gezgini bu coğrafyaya çeken şey bu şehir hakkındaki gizem. Bir sürü teorinin ötesinde Machu Picchu hakkındaki gerçeği bilen yok. Belki de bu yüzden, kapıdan geçip de terasları ve gerçekten şaşılacak kadar iyi durumdaki 200 kadar yapıyı gördüğünüzde tuhaf, açıklanması zor bir hisse kapılıyorsunuz. Sanki etrafınızdaki onca turist bir anda yok oluyor ve yalnız kalıyorsunuz. Kalıntılar arasında dolaşmak, taşlara dokunmak, bir zamanlar şehir halkının beslenmesi için tarım yapılan teraslarda yürümek veya merdivenleri tırmanıp en sonunda hepimizin bildiği o klasik Machu Picchu manzarasını çıplak gözlerinizle görmek oldukça heyecan verici bir deneyim.




Gökyüzü bazen her iki zirveyi de görmenize izin verirken, bazen zirvelerden birini ya da ikisini birden bir bulut tabakası kaplıyor. Ya da aşağıdaki Urubamba nehriyle aranızda bir bulut katmanı giriyor. Eğer Bizim gibi şanslıysanız bulutların bu tüm olası hareketlerini Machu Picchu’da geçirdiğiniz birkaç saatte yaşıyorsunuz. Sonuçta zaman tükenip de geri dönüş zamanı geldiğinde hissettiğiniz bu mekânın gerçekten çok özel olduğu ve burada geçirdiğiniz o birkaç saati yaşamınız boyunca anımsayacağınız…

Machu Picchu Notları;

Machu Picchu hem UNESCO’nun Dünya Mirası listesinde hem de Dünyanın Yeni Yedi Harikasından bir tanesi...

Günde yaklaşık 2000 kişi tarafından ziyaret edilen Machu Picchu sabah 06:00 ile akşam 18:00 saatleri arasında açık ve giriş ücreti 124 N. Soles (40 USD civarı).


Ay Tapınağı
Şimdiki aklım olsa; Cusco’dan Machu Picchu’ya günübirlik gidip gelmek yerine bir gece Aguas Calientes’de konaklar sabah erkenden yukarı çıkardım. Böylelikle Ay Tapınağı’na tırmanma şansım da olurdu. Wayna Picchu’nun, Machu Picchu'dan 360 metre daha yüksek zirvesinde İnkalar tarafından inşa edilmiş Ay Tapınağı (The Temple of the Moon) bulunuyor. Ay Tapınağına Machu Picchu’dan başlayan bir patika ile tırmanabiliyorsunuz. Patikaya girişe sabah 07:00 ve öğleden sonra 13:00 saatleri arasında izin var ve günlük 400 kişiyle sınırlanmış. Tapınağa ulaşmak performansınıza ve patikanın karabalıklığına göre 1 ila 2 saat sürüyormuş.

Machu Picchu'nun o bildik resminin çekildiği nokta terasların en tepesinde yer alan "Watchman's Hut" isimli yapı.O noktada Machu Picchu'da olduğunuzu ispat edecek resmi çektirebilmek için sıranızı beklemeniz gerekiyor işte...

Intihuatana Kayası
Kalıntılardaki ilginç yapılardan biri Intihuatana Stone (Intihuatana Kayası). Araştırmacılar bu kayanın İnkalar tarafından astronomik bir takvim veya saat olarak kullanıldığını düşünüyorlar. Ekinox'da, (21 Mart ve 21 Eylül'de) öğle saatinde, Güneş herhangi bir gölge bırakmaksızın sütunun tam tepesinde yer alıyormuş... Antik şehirdeki diğer önemli yapılar; Güneş Tapınağı ve Üç Pencereli Oda veya Tapınak. Güneş tapınağı şehirdeki tek dairesel yapı –yarım daire şeklinde- ve tapınağın iki penceresinden doğu yönündekinden giren güneş ışınları kış gündönümünde (21 veya 22 Aralıkta) tam olarak tapınağın merkezindeki taşın üzerine düşüyormuş.

Yukarıda kalıntıların hemen yanında Machu Picchu Sanctuary Lodge isimli bir otel var. Oda fiyatlarını görünce (gecelik 900-1300 USD + yüzde 10 servis ücreti) web sitelerini incelemeye bile korkuyor insan ama sitede belirttikleri yılbaşı programı muhteşem; yeni yılın ilk saatlerinde Machu Picchu üzerinde güneşin doğuşunu izlemek… (www.sanctuarylodge.net )

Anımsadıkça gülümsediğim son sürpriz Machu Picchu dönüşü zikzaklar çizerek aşağıya Aguas Calientes’e dönerken karayolunu dikine kesen patikalardan koşarak inip, her dönüşümüzde önümüze çıkıp çığlıklar atarak ve ne olduğunu anlayamadığımız bir şeyler söyleyerek bizleri selamlayan küçük Quechua yerlisiydi... Yolun sonuna doğru “bak bu kez yetişemedi” derken Aguas Calientes girişindeki köprüde karşımızda buluverdik ve aracımız bu 6-7 yaşlarındaki çocuğun yolculardan bahşiş toplayabilmesi için durdu. Minibüsteki diğer yolcularla birlikte çocuğu alkışlarken birkaç Soles vermeden de duramadık tabii ki…


Eski bir 1000 Soles'lik banknot üzerinde Machu Picchu


Sürecek





5 Mayıs 2012 Cumartesi


Peru ve Bolivya

Kısa bir Güney Amerika Macerası 3


TACA Havayollarına ait Airbus A 320 tipi uçağımız Lima’dan kalktıktan yaklaşık 1 saat 20 dakika sonra İnka’ların İmparatorluk şehri Cuzco’nun And dağları arasına sıkışmış düzlükteki Alejandro Velasco Astete Uluslararası Havalimanın indi. Cuzco’nun denizden yüksekliği 3,300 metre ve nüfusu da yaklaşık 350 bin. Yılda yaklaşık 1 Milyon turistin ziyaret ettiği bu şehir 1983’den beri UNESCO’nun Dünya Mirası Listesinde. Tüm dünyadan gezginleri kendisine çeken Cuzco’nun önemli özelliği, İnka Uygarlığının İmparatorluk şehri olmasının ötesinde, kayıp şehir Machu Picchu’ya giden tek yolun buradan geçmesi…

Plaza des Armas, Cusco

Picoaga Hotel, Cusco
Kalacağımız Picoaga Hotel Cuzco Kolonyal stilde yapılmış, iki katlı sevimli bir otel. Cuzco’nun Plaza des Armas’ına da çok yakın. Plaza des Armas’da 16. yüzyılda Cuzco’yu ele geçiren İspanyolların inşa ettiği iki önemli yapı Cuzco Katedrali ve La Compania Kilisesi yer alıyorlar. Fakat bugün meydanda ve Cuzco’nun pek çok yerinde dalgalanan bayrak, İspanyol işgali öncesi Quechua yerlilerinin dayanışmasını simgeleyen, gökkuşağının yedi renginden oluşmuş İnka İmparatorluğu bayrağı…

Picoaga Hotel
Otelimizden içeri girer girmez Bizleri coca çayı ile karşıladılar. Lima’da Sorochi tabletlerini almamıştık ama Coca çayını içiyoruz, yükseklik hastalığına karşı koruyucu olarak…

Coca Güney Amerika’nın kuzeybatısına özgü And kültüründe önemli yeri bulunan bir bitki. Adından da anlaşılacağı üzere coca yapraklarının içerisinde aktif madde olarak alkaloit kokain bulunuyor… Yerel halk arasında taze coca yapraklarını çiğnemek çok yaygın, bir diğer kullanım şekli olan coca çayı ise (Mate de coca) And ülkelerinde, sık olarak özellikle de sağlık nedeniyle tercih ediliyor. Bölgeye gelen turistler ise hemen tüm otellerde yükseklik hastalığına karşı bilinen etkisi nedeniyle coca çayı ile karşılanıyorlar. Taze yaprakları çiğnemek dışında yerliler kurutulmuş yaprakları tükürük ile ıslattıktan sonra oluşan tomarı damak ve yanakları arasına yerleştirip hafifçe emiyorlar. Söylediklerine göre her iki yöntemde de, yapraklar ağız içerisinde hoş bir uyuşma hissi yaratıyor, halsizlik ve yorgunluğu gideriyor, açlık ve susuzluk hissini ortadan kaldırıyormuş. Ayrıca romatizmadan kaynaklanan ağrılara ve baş ağrısına iyi geliyormuş… 

Coca 
Fakat coca çiğnediğinizde içerisindeki cocain çok yavaş emilip kana karıştığından ve çiğnenen miktar göreceli olarak az olduğundan kokaine özgü bildik öforik ve psikoaktif etkiler görülmüyor. Coca yapraklarını, ya da coca bitkisinden yapılmış poşet çay, çiklet, çikolata, şeker gibi ticari ürünleri tüm marketlerde bulmak mümkün. Çok da ucuzlar. Fakat bunların hiçbirini ülke dışına çıkarmanızı önermem. Peru, Bolivya dışında coca ürünleri yasal olarak kokain ile eşdeğer tutuluyorlar. Ayrıca Peru veya Bolivya’dan uçarken özel eğitimli köpekler valizlerinizin arasında dolaştırılıyor ve gittiğiniz ilk havalimanında da aynı şekilde eğitimli köpeklerle karşılanıyorsunuz.

Cusco Sokaklarından...

Estetik açıdan gerçekten güzel bir şehir olan Cuzco’nun arnavut kaldırımlı dar sokaklarında, İspanyollardan kalma kolonyal mimariyle inşa edilmiş alçak binalar arasında yürümek çok keyifli. Lima’nın aksine oldukça da güvenli. Artık tümüyle bir turist şehrine dönüştüğünden etrafta çok sayıda cafe ve restoranlar, masaj salonları, yerel turizm şirketleri, hediyelik eşya satan mağazalar ve internet “cabinas” var. Önce Quechua dilini ardından İspanyolcayı öğrenen Cuzco sakinlerini, bazılarını renkli yerel giysileri içerisinde dünyanın her yerinden gelen fotoğraf makineli turistlerin arasına karışmış halde izleyebilirsiniz.

Sacsayhuaman

Şehir merkezine yaklaşık 3 kilometre mesafedeki Sacsayhuaman surları bir rivayete göre şehrin girişini korumak için yapılmış. Başka bir rivayete göre ise, şehirleri puma ya da condor gibi hayvan şekillerinde inşa etme geleneği olan İnkaların, puma şeklinde inşa ettikleri Cuzco’da pumanın başını oluşturuyor. İspanyollar surlardan bayağı bir taşı Cuzco da yaptıkları binaların inşasında kullanmak üzere alıp kalıntılılara hasar vermişler. Sacsayhuaman ayrıca Cusco’nun panoramik görüntüsünü fotoğraflamak için de ideal.

Turistik turlar içerisinde yer alan Cuzco’ya 8 kilometre uzaklıktaki Tambomachay suya adanmış dini törenlerin yapıldığı bir mekânmış. Kralların banyosu olduğu da düşünülüyor. Suyun teraslardan aşağı aktığı birkaç çeşme bulunan harabeler çok da özel değil açıkçası. Olur, da yolunuz düşerse ziyaret eden tüm turistlerin yaptığı gibi girişteki “Altura Aprox. 3765” yani “Rakım yaklaşık 3765” tabelasının yanında bir hatıra fotoğrafı çektirip dönüşte facebook sayfanıza koyup hava atabilirsiniz.

Coricancha Tapınağı
Cusco şehir merkezindeki, tarihi İspanyol kayıtlarında “inanılmayacak kadar muhteşem” olarak belirtilen Coricancha Tapınağı’nın zemini ve duvarları bir zamanlar som altından, avlusu da yine som altın heykeller ile doluymuş. Quechua dilinde adı “Altın Avlu” anlamına gelen Coricancha tapınağının bir diğer ismi de Güneş Tapınağı. Güneş tanrısı İnti’ye adanmış bu tapınak İnka İmparatorluğunun en önemli tapınağıymış. İspanyollar tarafından ele geçirilmesinin ardından 17. yüzyılda tapınaktan kalanlar üzerine, yine tapınağın taşları kullanılarak Santo Domingo Kilisesi inşa edilmiş. Kilise ile birlikte bugün İnkaların kusursuz duvar birleştirme yöntemlerini de görebileceğiniz bir müze ve çiçek bahçeleri de var.

Machu Picchu'ya yolculuk var bu sabah...
Önceden de belirttiğim gibi; Cuzco, dünyanın her yerinden gezginlerin bir gün mutlaka gitme hayalleri kurduğu Machu Picchu’ya gitmenin tek yolu. Dünya Mirası Listesinde yer alan, Yeni Yedi Harikasından İnka İmparatorluğunun kayıp şehri Machu Picchu yolculuğumuz bir sonraki sabah Cuzco’nun San Pedro tren istasyonundan sabah 06:00’da başladı. Yıllarca Machu Picchu’ya, And dağlarına yavaş yavaş tırmanan kırmızı renkli bir trenle, geleneksel giysili Qechua yerlileriyle birlikte gitmeyi hayal etmişken istasyonda karşıma çıkan Peru Demiryollarının Vistadome isimli Turist treni. Üstelik de Mavi… Machu Picchu’ya giden tek yol 80 kilometrelik bu demiryolu. 

Vistadome
Bizim tren Vistadome dışında 2 farklı tren daha varmış; ilki daha ucuz “Sırt Çantalılar” diye isimlendirilen tren –ki kırmızı renkli-, diğeri de Machu Picchu’yu keşfeden Amerikalı tarihçi Hiram Bingham’ın ismi verilen ve oldukça pahalı lüks tren… Vistadome’un tavanının yarısına kadar panoramik camlı vagonlarında, rahat koltuklarda oturup size ikram edilen yiyecek ve içecekler eşliğinde rahat bir 3,5 saat geçiriyorsunuz. Yolculuk ile ilgili trenin renginden sonraki diğer yanılgım And dağlarına tırmanmak ile ilgili. Çünkü Vistadome, 3,300 rakımlı Cuzco’dan, 2,700 rakımlı Machu Picchu’ya doğru Urubamba Vadisi boyunca ilerliyor. Vadinin ve aynı adı taşıyan Urubamba nehrinin eşşiz manzaraları eşliğinde ilerlerken yolculuğun sürprizi binişte valizlerinizi taşıyan görevlinin yüzünde bir maske ve yerel kıyafetler içerisinde yaptığı otantik dans gösterisi. Dönüş yolculuğundaki diğer sürpriz ise ilginç ve bir o kadar da eğlenceli… Her vagondaki bir bayan ve bir erkek kondüktör, koltukların arasındaki koridorda yaptıkları defile ile alpaka yününden kıyafetleri tanıtıyorlar. İsterseniz satın da alabilirsiniz…(Bu arada Vistadome ile Cuzco – Aguas Calientes arası gidiş-dönüş biletin size maliyeti 108 USD)

Aguas Calientes

Vistadome’un son durağı Aguas Calientes isimli termal kaplıcalarıyla ünlü küçük bir kasaba. İsmi de buradan geliyor zaten; İspanyolca “Sıcak Sular” demek. Nerdeyse sadece otel, restoran ve hediyelik eşya mağazalarından ibaret bu kasabayla Machu Picchu arasında sadece 20 dakikalık bir yolculuk var. Zikzaklar çizerek bir dağa tırmanan, toprak ve dar bir yolda, büyükçe minibüslerle yapılan bu son etap bizi Machu Picchu’ya ulaştırıyor.

Machu Picchu'ya çıkan zikzaklar...
 Machu Picchu’nun Dorukları isimli bir eseri de olan Şili’li ünlü şair Pablo Neruda; “Machu Picchu ruh dinginliğine, evren ile sonsuz bir kaynaşmaya doğru yapılan bir yolculuktur, orada ne kadar da kırılgan olduğumuzu hissederiz” diye yazmış. Giriş kapısının ardından, köşeyi döndüğümüzde kayıp şehir gözlerimizin önünde beliriyor ve yolculuğumuz sona ererken Machu Picchu’ya doğru yeni bu kez içsel yolculuğumuz başlıyor…



Sürecek