9 Nisan 2013 Salı

Torres del Paine Ulusal Parkı ve Bir "Estancia" Macerası



Arjantin ve Patagonya'da 2 Hafta


Bölüm 10





El Calafate’den Puero Natalis’e yani Arjantin’den Şili’ye geçtiğimiz günün ertesi sabahı erkenden uyandık. Valizlerimizi otelimiz Aqua Terra’da bırakıp yanımıza sadece 1 gece idare edebileceğimiz kadar eşya aldık. Geceyi farklı bir yerde geçirip sonraki akşam yine otele geri döneceğiz.

Kahvaltı sonrası yola düşüyoruz; hedefimiz Torres Del Paine Ulusal Parkı. Burası Puerto Natalis’in 150 kilometre kadar kuzeyinde yer alan, yaklaşık 2400 kilometrekare büyüklüğünde bir park. UNESCO burayı 1978 yılında Biyosfer Rezerv Alanı ilan etmiş. Park, içerisinde biyolojik çeşitlilikler yaratan değişik mikro iklimlerin bir arada bulunduğu bir bölge. Buzullar, göller, nehirler, ormanlar, masif kayalar ve uçsuz bucaksız fundalık alanları bir arada görebiliyorsunuz.

Ulusal parka ismini veren parkın düzlüklerinden bir anda yükseliveren masif kaya kütlelerinden oluşmuş dağlar. Bu dağlara görünümlerinden ötürü; Torres yani kuleler adı verilmiş. Bunların içerisinde en yüksek olanları Cerro Paine Grande ve 3050 metre yüksekliğinde.

Parkın bir de zengin faunası var; Guanaco, tilki, And Condoru, Amerika Kıtasına özgü yırtıcı kuş Caracara, kuğu ve flamingoları kolaylıkla görebilirsiniz. Bir de görme olasılığınızın çok düşük olduğu nesli tükenmekte olanlar var ki; Güney Amerika’ya özgü bir tür geyik olan Huemule ve Puma…

Yaklaşık 2 saatlik yolculuktan sonra vardığımız Torres del Paine Ulusal Parkını anlatmak pek kolay değil. Sanırım bunu fotoğraflarla yapmaya çalışmak en doğrusu…


Torres del Paine Ulusal Parkındayız

Lago Sarmiento, Sarmiento Gölü. Adını İspanyol kaşif Pedro 
Sarmiento de Gamboa'dan alıyor.

Sarmiento Gölünden bir kare daha

Park boyunca sık sık Guanaco'larla karşılaşıyoruz.

Sürekli fotoğraf çekmemizden rahatsız olup uzaklaşmaya karar veren Guanaco

Laguna Amarga, Amarga Lagünü

Ulusal Park içerisinden

Cascade Paine, Paine Şelalesi

Bir çift Caracara

Laguna Azul

Laguna Azul kıyısında rastladığımız Tilki

Yeni bir "Into the Wild" olabilir mi?

Chavez'in anısına 1 hafta yarıda kalan bayraklar...


Park içerisinde minibüsümüzle dolaşıp arada duruyor, karşımıza çıkan manzaraların tadını çıkarıyor, fotoğraf çekiyor, bazen de minik bir trekking yapıyoruz. Öğleden sonra geceyi geçireceğimiz çiftliğe yani Estancia’ya doğru yöneliyoruz. Estancia; Patagonya’daki sığır veya koyun yetiştirilen çiftliklere verilen isim. Bizim kalacağımızın ismi; Estancia Tercera Barranca.

Açıkçası patagonya’da ıssızlığın ortasındaki bir çiftlikte konaklamak fikri nedense başlangıçta pek ilgi çekici gelmemişti bana. Belki de gezi öncesinde çok görmek istediğim 2 doğa harikasını, Iguazu ve Perito Moreno’yu görmüş olmanın verdiği bir rahatlıktı bu. Belki de Torres del Paine’de şu ana dek gördüklerimizin, gezinin kalanına göre biraz sönük kalmasından kaynaklanıyordu.

Fakat Estancia Tercera Barranca’ya girer girmez yanıldığımı fark ettim. Kesinlikle çiftlikte geçireceğimiz bu gün gezinin unutulmazlarından biri olacaktı…

Çiftliğin beklediğimden çok daha konforlu odalarını paylaştıktan hemen sonra ata binmeye gidiyoruz.


Estancia Tercera Barranca

Akşam yemeği sonrası Fatih Ağabey'in (Dr. Fatih Şua Tapar) harika anıları
ve fıkralarıyla keyifli saatler geçirdiğimiz salon

Estancia mutfağından


Patagonya’da Estancia Barranca'da ata binmeden önce, bir atın üzerinde oturmakla ilgili tek deneyimim 7-8 yaşlarındayken Aydın’ın Söke ilçesindeki sünnetimde, atla gezdirilmemdi. Bu yüzden, itiraf etmeliyim grup halinde atlara doğru yürürken hafiften ürkmeye başlamıştım bile. Ata binmek konusunda ilk söylemek istediğim şu; Bir kere atın üzerine çıkmak kovboy filmlerinde gördüğünüz kadar kolay değil. Öyle üzengi demirine ayağınızın birini sokup, bir elinizle eyeri tutup tek hamlede çıkamıyorsunuz. İkincisi eyerin üzeri gerçekten yüksek… Hele de bindiğiniz hayvan, o gün benim bindiğim at gibi sürekli durup yerdeki birtakım otlardan atıştırmak istiyorsa sanki her an öne doğru düşecekmişsiniz gibi geliyor.

Gaucho’lar gerekli bilgileri veriyorlar önce; “Dizginleri ne tarafa çekersen hayvan o tarafa gider, ikisini birden çekersen durur, ayaklarınla hayvana hafifçe vurusan yürür…” Bu oldukça hızlı tek cümlelik binicilik kursunun ardından grup 4 fireyle yola çıkıyor. Biri önde, diğeri de arkada bize eşlik eden 2 Gaucho ile birlikte… (Gaucho; Güney Amerika'da sığır çobanlarına verilen isim, bir nevi Patagonya Kovboyları)

Fakat korktuğum başıma gelmiyor. En başta ciddi ciddi; “Acaba ben de vazgeçip çiftlikte mi kalsam mı?” diye düşünürken, atın üzerine oturduktan kısa bir süre sonra başlangıçtaki korku yerini keyfe bırakıyor. Gerçekten de ata binmek inanılmaz keyifliymiş… En başta sıkı sıkı tuttuğum dizginleri artık rahat bırakıyor, hatta tek elimle tutuyor ve hayvanı ben yönlendiriyorum. Hatta utanmasam atımı doludizgin koşturup diğer elim havada “yuppii…” diye bağıracağım.

Fakat benim bindiğim atın heyecanıma katılmak gibi bir planı yok. Gittikçe yavaşlıyor… Ne yaparsam fayda etmiyor. Haydi diyorum, ayaklarımla karnına hafice vuruyorum, yanımdaki Gaucho zaman zaman müdahale edip hayvanın terkisine vuruyor ama hayvan bildiğini okuyor.

Yaklaşık 2 saatlik at gezintimiz sonunda grup çiftliğe benim 200 metre kadar önümde giriyor…

Ve grup Patagonya Pampalarında at sürmeye başlar... (Rehberimiz Mutlu Günay'ın objektifinden)

En arkada Ben, minibüs şöförümüz ve Gaucho (Bu kare de Mutlu'dan)

Muhteşem Patagonya manzaraları eşliğinde uçsuz bucaksız pampalarda 2 saat kadar at bindikten sonra Estancia’ya geri döndüğümüzde akşam yemeğimiz hazır olmak üzere. Yemekte Patagonya usulü kuzu çevirme var; Kuzu dikine ikiye ayrılıp ateşe doğru yan yatırılıyor, yavaş yavaş pişiyor…

Akşam yemekte kuzuyu silip süpürdükten sonra (gerçekten harikaydı!) biraz muhabbet edip odalarımıza çekiliyoruz.

Akşam yemeğimiz pişerken

Bu da masadaki hali...

Yatmadan önce dışarı çıkıp bir süre gökyüzünü izliyorum. İnanılmaz berrak ve temiz! Gruptakiler diyorlar ki; dünyanın bu ıssız topraklarında ışık kirliliği olmadığından gökyüzünü en doğal haliyle görebiliyormuşsunuz. Patagonya’da ıssızlığın ortasındaki o estancia’da geçirdiğim gece başımın üzerindeki görüntü gökyüzünün en doğal hali miydi bilmiyorum ama kesinlikle büyüleyiciydi…

Ertesi sabah Torres del Paine’de gezmeye devam edeceğiz…

Yukarıdaki fotoğraflardan birine “Akşam yemeği sonrası Fatih Ağabey'in (Dr. Fatih Şua Tapar) harika anıları ve fıkralarıyla keyifli saatler geçirdiğimiz salon” diye yazmıştım... Seyahatin üzerinden bir yıldan biraz daha fazla zaman geçtikten sonra Fatih Ağabey, Benim o gece kendisinden dinleyip de çok eğlendiğim bir anısını Facebook sayfasında paylaştı. Ben de bu anıyı buraya taşımadan yapamadım.  İşte o geceden kalma hoş bir anı;

TESADÜFÜN İĞNE DELİĞİ

Başrolünde bir üniversite diploması ve bir Bond çantanın yer aldığı duyabileceğiniz en absürt anılardan biri yer alıyor aşağıda;

Başlıktaki lafı Ferhan Şensoy’un eski TRT-1 dizilerinden hatırlayabilirsiniz...Çok kullanırdı. Başımdan geçen aşağıdaki olayı okuduğunuzda yaşanan olaya nasıl uyduğuna şaşıracaksınız. Bu anıyı değişik ortamlarda defalarca anlatmışımdır. Facebook listemdeki arkadaşlarımdan epey bir dinleyen vardır sanırım ama dün paylaştığım diplomalardan sonra bunu canlı dinlemiş olan bir arkadaşım buraya da yazmamı istedi. Onun mesajını gören bir arkadaşım merak etti ve böyle talepler gelince hadi dedim anlattığım gibi yazmaya çalışayım. Canlı anlatır kadar olmasa da talebi yerine getirmiş oluruz. Başlayalım mı?

Biliyorsunuz, üniversitelerden mezun olurken diplomalarımızı hemen teslim etmiyorlar. Diplomalar hazırlanıp dosyalarda bekliyor, bir fırsatını bulduğumuzda da gidip alıyoruz. Bu diplomayı alma süresi birkaç seneyi bulabiliyor.(Diplomasını teslim almadan emekli olan hekim arkadaşlar varmış doğruysa) Biz de elimize tutuşturulan bir çıkış belgesiyle ayrıldık Cerrahpaşa Tıp’tan ve mesleğe başladık.. Mecburi hizmet, görev yerim Konya Akşehir... Diploma alma konusunda sanırım ben de uyuşuklar grubuna giriyorum.. Ancak 5 yıl sonra almaya gidebildim diplomamı. Anlatacağım olay da bununla ilgili zaten.

Efendim, mezun olduktan yıllar sonra başka bir iş için İstanbul’a yolum düştüğünde Cerrahpaşa’ya uğrayıp diplomamı da bir zarfın içinde aldım. Gözüme öyle değerli bir belge gibi gözüküyor ki katlamak istemiyorum. Elimde bir Bond çanta vardı... Bir zamanlar modaydı bu çantalar hatırlarsınız. Kırışmaması için ona koydum ama çanta biraz ufak boydu sığmadı. Zarfından çıkarıp koyunca yine tam sığmadı ama çantanın içine doğru hafif eğilerek katlanmadan ve kırışmadan sığabiliyor. İçime sinmedi acaba çerçeveletsem de öyle mi götürsem diye düşündüm ama şimdi bir camcı bul, hemen yapamayacaktır onu bekle üşendim. Çantada bir şey yoktu zaten, böyle götüreyim dedim. Akşam Akşehir’e döneceğim. Otobüsün kalkma saati olan 22.30’a vakit var. Aksaray'da biraz oyalanıp daha sonra yürüyerek o zamanki otogar olan Topkapı’ya gitmeyi düşünüyorum. İstanbul’un otogarı burasıydı ve rezalet bir yerdi orada beklemek istemiyorum...

Hava karardı bu arada. Vakit geçsin diye Aksaray’da bir kahvehaneye girip oturdum. Aradan fazla bir süre geçmemişti ki içeriye polisler doluştu. O civarda bir gasp mı, cinayet mi ne olmuş bölgeyi tarıyorlarmış. Acele acele, biraz sinirli, sert tavırlarla herkesi ayağa kaldırıp üzerini arıyor ve ayaküstü sorguya çekiyorlar. Bir polis de benim yanıma geldi. Üzerimi aradıktan sonra sorulara başladı. Klasik; isim, adres, ne iş yapıyorsun gibi sorular. “Ne iş yapıyorsun?” diye sordu polis bana, “Doktorum” dedim. Ve polis arkadaş hiç tahmin edemeyeceğiniz bir şey söyledi: “Diplomanı göster!”

Evet aynen böyle dedi: “Diplomanı göster”... Herhalde dili sürçtü ya da “Bu saatte, böyle bir yerde bir doktor ne arasın” diye düşünüp inanmadı da kesin bir kanıt mı istedi veya hekimliğin ispatı için tek belgenin diploma olduğu kanısında mıydı ne bileyim hekimlik diplomasının kimlik gibi bir şey olup her zaman cepte taşındığını mı zannediyordu?... Her ne düşündü bilmiyorum ama bu lafı etti. Ya ben ne yaptım?

Gayet sakin, masanın kenarında duran Bond çantayı alıp masaya yatırdım. Çantanın kilit mekanizmalarını "çat! çat!" diye açtım. İçinden diplomayı çıkarıp gösterdim. Aldı eline, şöyle bir baktı. “Haa, tamam” dedi ve yanımdan ayrıldı.

Öylesine yaşanılıp geçen bu fena halde absürt yaşam dilimi bana sonradan öyle komik geldi ki, birkaç gün boyunca aklıma geldikçe gülmemek için kendimi zor tuttum. Otobüste zaten beni deli sanmış olabilirler. Sırıtıp duruyorum. Allah'ım diyorum bu ne saçma bir durumdur? Nasıl bir şeydir? Böyle bir şeyin olma ihtimali nedir?

İki şeyi çok merak ettim sonradan. Birincisi acaba diyorum üşenmeyip çerçeveletmiş olsaydım ve polis sorduğunda sarılı kağıdı açıp onu gösterseydim ne olurdu? Olayın saçmalığı o esnada anlaşılır mıydı? İkinci merak ettiğim şey ise; o polis arkadaş da sonradan, “bu işte bir tuhaflık var ama ne?” diye düşünmüş müdür? Belki o da olayı kavrayarak arkadaşlarına anlatıp durmuştur. Bir polisten böyle bir hikaye duyarsanız bilin ki hikayede ki Doktor benim. Böyle tesadüfün resmen iğne deliği olan bir olay kaç kişinin başına gelebilir ki?...

Sürecek






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder