24 Temmuz 2013 Çarşamba

Zamanın Yanağında bir Damla Gözyaşı; Tac Mahal Bölüm 1



“A Teardrop on the Cheek of Time”
 "Zamanın Yanağında bir Damla Gözyaşı". Hintli şair Rabindranath Tagore Tac Mahal’i böyle tanımlamış…
Tac Mahal Kuzey Hindistan’da Agra şehrinde Yamuna isimli nehrin kıyısında yer alır. Hasbelkader biri 2006, diğeri de 2011 yılında olmak üzere iki kez Tac Mahal’i gördüm. Okuyacağınız yazı bu iki seyahatin bir derlemesidir. Fotoğraflar biri dışında tümüyle 2011 yılı Ekim ayında Sevgili Dostum Aykut Semerci’nin Nar Gezi’siyle yaptığım ikinci seyahatte çekilmiştir…




Babür imparatoru "Büyük" Akbar’ın torunu Prens Khurram, günün birinde Meena isimli o küçük pazarda alışveriş yapmakta olan güzeller güzeli Arjumand Banu Begum’ü görüp de âşka düşmeseydi, büyük ihtimal dünya tarihinde inşa edilmiş en güzel yapılardan biri olan Tac Mahal de olmayacaktı.

İlk kez Tac Mahal’i gördüğüm Hindistan seyahatim ilk yurt dışı seyahatim değildi ama kesinlikle “seyahat bağımlılığı” virüsünü kaptığım seyahatti. 

Antalya’dan İstanbul’a, oradan Katar Havayollarıyla önce Doha ardından Yeni Delhi’ye ulaşmıştık. Delhi’nin eski, o zamanki haliyle “köhne” ve düzensiz Indira Gandhi Uluslararası Havalimanı çıkışında bizi karşılayan rehberimiz kısaca program hakkında bilgi verdikten sonra, başkent yeni bir güne uyanırken Tata marka otomobilimizin arka koltuğunda dalmıştık Hindistan trafiğine…

(Hindistan ve trafik deyince, durup bir nefes aldım yazının bu noktasında. Bir anda gözlerimin önünde beliren anılardan anladım ki bu konuda birkaç cümle etmeli. Fakat yazmaya başlayınca malum “birkaç cümle” o kadar uzadı ki, bu konuyu daha sonraya, yeni bir blog yazısı olarak bıraktım. Yani Darjeeling sokaklarında yanındaki arabayla arasında sadece bir santimetre bile varken rahatça yoluna devam eden şoförler,  "Blow Horn" ve "Use Dipper at Night"lar başka bir yazıya… Ne derler; Beni izlemeye devam edin!)

Blogda Varanasi yazımda Hindistan için şöyle demiştim; “Ülkeye giriş yaptığınız havalimanından dışarıya adım attığınızda ya bu ülkeden nefret edersiniz ya da tutkuyla bağlanırsınız. İşte ben de 2006 yılında bir Kasım günü, Yeni Delhi Indira Gandhi Uluslararası Havalimanından dışarıya adım atarken bu ülkeye bağlanmıştım…”

O gün aslında Hindistan’a özgü o “özel” kokuyla da tanıştığım gündür. Havalimanı binasına girdiğiniz anda sizi karşılayan ve tüm Hindistan’da nereye giderseniz gidin, her an hissettiğiniz, üzerinizdeki giysilere sinen koku; biraz baharat, biraz ter, biraz parfüm, biraz tütsü, biraz her türlü insan sıvısı, biraz sokaklardaki sahip oldukları imtiyazı sonuna kadar kullanan ineklerin ya da her yerde karşınıza çıkıveren maymunların kokusu ve üzerine bolca da havadaki nem... Anlatması benim için kolay değil, ama Gregory David Roberts, kült kitabı Shantaram’da bu kokuyu çok güzel betimlemiş; 

“…Nefrete karşı umudun tatlı, terli kokusu ve sevgiye karşı açgözlülüğün ekşi, boğucu kokusu… Tanrıların, Şeytanların, imparatorlukların, çöküşün ve yeniden dirilişin eşiğindeki uygarlıkların kokusu. Ada Şehir’de nerede olursanız olun, denizin mavi kokusunu ve makinelerin kanla karışık metal kokusunu alabilirdiniz. Durgunluğun ve hareketin, altmış milyon canlı nüfusun yarıdan fazlasını oluşturan sıçanların ve insanların boşa harcanışının kokusu. Kalp kırıklığının, yaşam mücadelesinin ve bizi daha cesur kıran başarısızlıklarla aşkların kokusu.  On bin restoranın, beş bin tapınağın, türbenin, kilisenin, caminin, ve parfümlerle, baharatlarla, tütsülerle, yeni kesilmiş çiçeklerle dolu pazarların kokusu…” (Meraklısına not, G.D. Roberts'in Ada Şehir'den kastettiği yedi ada üzerinde kurulmuş olan Bombay veya Mumbai...)

İlk kez Hindistan’a ayak bastığım o Kasım günü Yeni Delhi ile Agra arasındaki 205 kilometrelik yolu yaklaşık beş, beş buçuk saatte aldıktan sonra, öğle saatlerinde Tac Mahal’e sadece 2 kilometre mesafedeki otelimiz Clarks Shiraz’a varmıştık. (Clarks Shiraz iyi bir oteldi ama Agra’ya ikinci gidişimde kaldığım Wyndham Grand Agra kesinlikle harika bir oteldi.)


Hotel Wyndham Agra'nın bahçesinden

Tac Mahal’İ ilk kez göreceğim anı, Antalya’dan yola ilk çıktığımdan beri gittikçe artan bir heyecanla bekliyordum. Hatta aracımız Agra’ya girerken “Acaba uzaklardan Tac Mahal’i görebilir miyim?” diye etrafa daha bir dikkatle baktığımı anımsıyorum. Saatlerdir arka koltuğunda oturduğum Tata otelimizin de yer aldığı caddeye dönerken, “Taj Road” tabelasını görüp iyice dikkat kesilmiştim; belki iki ağaç veya binanın arasından Tac Mahal’ın kubbesini ya da minarelerinden birini yakalarım diye. Otele yerleşirken Resepsiyondaki görevli çatı katındaki Restorandan Tac Mahal’i görebileceğimizi söylediğinde nasıl da mutlu olmuştum; Tac Mahal'in gece manzarasını da görebilecektim. Fakat maalesef saatler sonra yeniden geldiğimiz otelin restoranında bizi bekleyen Tac Mahal'in gece manzarası yerine sisli ve karanlık bir geceydi...

Hızlı check-in sonrası rehberimiz Singh’le resepsiyonda buluştuk. Bembeyaz dişleri, siyah gür ve yağlı saçları ve yüzüne adeta yapışmış gülümsemesi ile sokaklarda karşılaşabileceğiniz yüzbinlerce Hintli erkekle Singh’in tek farkı biraz tombul olmasıydı. Kısa bilgilendirmenin ardından hemen Tata’yla düştük yola; sonunda Tac Mahal’i göreceğim.

Kısa bir yolculuğun ardından araç değiştireceğimiz noktaya ulaştık. Benzin veya dizel motorlu araçlarla Tac Mahal’e ancak belirli bir mesafeye kadar yaklaşabiliyorsunuz. Bu araçların egzozlarından çıkan duman Tac Mahal’in beyaz mermerlerine zarar verebileceğinden girişe kadar olan yaklaşık bir kilometrelik yolu farklı araçlarla gidiyorsunuz; elektrikle çalışan minibüsler, Tonga denilen bildiğimiz faytonlar ve Rickshaw’lar. Ya da yürüyebilirsiniz... Ardınan küçük bir meydana ulaşıyorsunuz. Meydanda, hemen tüm Hindistan'da olduğu gibi, bir sürü sokak satıcısı turist olduğunuzu anlar anlamaz size doğru yöneliyor ve satmaya çalıştıkları kitap, kartpostal, hediyelik eşya gibi şeyleri size gösterirken diğer bir yandan da “Sir” diye başlayıp, hep bir ağızdan konuştuklarından gerisini anlayamadığınız bir sürü şey söylüyorlar. 

Seyyar satıcı ordusunu yarıp ana giriş kapısı olan Batı Kapısına (Western Gate) ulaştık. Tac Mahal’e giriş turistler için 750 Rupi yani bugünlerde yaklaşık 13 USD. (Hint vatandaşları için ise sadece 20). Fotoğraf makineniz için ekstra bir ödeme yapmanız gerekmiyor fakat kameranız varsa 25 Rupi daha ödemelisiniz. Küçük el çantası veya fotoğraf makinesi çantalarını içeri sokabilirsiniz fakat sırt çantalarını ya da benimki gibi kocaman sırt çantası tarzı fotoğraf makinesi çantalarını (Lowepro Fastpack 350) dışarıda bırakmalısınız. Tripod da yasak, ancak profesyonel fotoğrafçılar için farklı bir ücret tarifesi mevcutmuş, o zaman ekipmanlarınızı da sokmanız mümkün olabiliyormuş ama merak edip de ne kadar diye sormadım açıkçası…

Bilet satın alıp, x-ray cihazından geçtikten sonra büyükçe bir avluya giriyorsunuz. Bir zamanlar kervansaray ve pazar olan ve Taj Ganji denilen bu alanın bir bir köşesinde, biraz önce avluya girdiğimiz kapının sağında Tac Mahal’in ana giriş kapısı Darwaza-i Rauza yani Büyük Kapı var. İşte bu yaklaşık 30 metre yüksekliğinde, kumtaşından yapılma yapının içindeki yüksek kubbeli karanlık koridorda ilk kez Tac Mahal'i gördüm...


Taj Ganji'nin bir köşesinden

Büyük Kapı "Darwaza-i Rauza"

Darwaza-i Rauza yani Büyük Kapı'dan geçerken Tac Mahal'e ilk bakış...

Henüz tünelden çıkmadan, ya da çıkar çıkmaz o noktada Tac Mahal karşınızda, hemen önünüzdeki havuzlu bahçenin bitiminde öylece dururken bir süre durup o anın tadını çıkarmak istiyorsunuz. Ama ne mümkün! Etrafınız o kadar kalabalık ki… Doğal olarak Tac Mahal’i ilk kez gören herkes, benim gibi önce karşısındaki muhteşem manzaranın bir an olsun tadını çıkarmak, ardından da fotoğraf makinesine davranıp hayalini kurduğu kareyi çekmek istiyor. Fakat arkanızdan gelen kalabalık, Tac Mahal’i ve havuzlu bahçesi Charbah’ı fotoğraflamak isteyenler, manzaranın önünde fotoğraf çektirmek isteyenler, profesyonel rehber olduklarını iddia ederek size hizmetlerini önerenler, satıcılar ve başkaları arasında o malum resmi çekmek pek olası değil. Aşağıda paylaştığım Peter West Carrey'e ait kare gibi bir fotoğraf çekmek istiyorsanız sabah erkenden gitmeli, içeri ilk girenlerden biri olmalısınız. Eğer ilk giren birkaç kişiden biri değilseniz şansınıza küsün, mutlaka fotoğrafınıza bir sürü insan konuk olacaktır… (Bu arada Tac Mahal, Cuma hariç her gün 08:00 ve 17:00 saatleri arasında açık. Eğer beyaz mermer ve üzerindeki taşlardan ay ışığının yansımasını görmek isterseniz akşamları da 20:30 ve 00:30 arasında yine 750 Rupi karşılığında Tac Mahal'i ziyaret edebilirsiniz.)

Peter West Carrey'in objektifinden Tac Mahal

Bu da Benim objektifimden


Ayrıca Tac Mahal’in havuzlardaki meşhur yansıma karesini çekmek için de erken saatleri seçmeli. Gün ilerledikçe suyun yansıtma potansiyeli de azalıyor. Fotoğraf meraklıları için küçük bir not; sabah henüz gün doğarken bir kare yakalamak istiyorsanız eğer Tac Mahal’i Yamuna nehrinin diğer tarafından fotoğraflayın derim. Yamuna’nın diğer tarafından çektiğim fotoğraflar yazının devamında… (Peter West Carrey isimli profesyonel gezgin ve fotoğrafçı link’te Tac Mahal’in en iyi fotoğraflarını çekebilmek için harika ipuçları vermiş…)

Daha ilk bakışta size Shah Jahan’ın veya yapının Mimarının simetri takıntısı konusunda fikir veren bahçenin bir köşesinde, rehberimiz Singh bize yapının öyküsünü anlatıyor. Hatırımda o günden kalan tek bir ayrıntı var; Singh, Birinci Dünya Savaşı yıllarında bölgenin sömürgeci İngiliz Valisinin, Avrupa’daki savaşa ekonomik destek sağlamak için Tac Mahal’in mermerlerini söküp satmaya yeltendiğini söylüyor. Allahtan aklıselim birileri çıkıp Vali’ye engel oluyorlar. İşte tam bu sırada, refleks olarak İngilizler için “Bastards” diyorum... Singh dönüp öyle bir bakıyor ki eğer müşteri olmasam ya da günün sonunda benden bir bahşiş beklentisi olmasa oracıkta suratıma bir tokat atacak. Bağımsızlığı için savaşmış, asla sömürge olmamış bir ulusun bireyi olarak, ülkesini yıllarca sömüren İngilizlere karşı olan hayranlığı anlamam mümkün değil tabii ki. Fakat Singh iki gün sonra, sabah Fatehpur Sikri’ye doğru giderken tatlıya olan zaafımdan yararlanıp bastards'ın öcünü alıyor. Yolda bana Guru’suna hediye olarak götürdüğü tatlıdan ikram ediyor. Lokum görünümlü tatlıdan irice bir parçayı alıp tüm pisboğazlığımla tamamını ağzıma atıyorum. Atmamla birlikte yaptığım hatayı anlıyorum ama iş işten geçmiş oluyor. Ağzımdaki kocaman lokma kalitesiz tereyağına bulanmış pişmaniye tadında. Zor da olsa çiğneyip yutuyorum. Bastards'ın öcü tüm gün ağzımdaki ne yersem içersem geçmeyen iğrenç bir tat ve mide yanması oluyor…

Charbah'dan yani Bahçeden... Arkada Darwaza-i Rauza

Mermer Platformun üzerinde Tac Mahal


İki mermer su kanalının oluşturduğu iki cetvelle dört eşit parçaya bölünen bahçenin her bir parçası da kendi içinde dörder parçalık alanlara ayrılmış. Simetri takıntısı dışında bir de 4 ve katları takıntısı göze çarpıyor… Tac Mahal’in kendisi, yani Mumtaz Mahal ve Shah Jahan’ın kabirlerinin olduğu yapı, Charbah denilen bu bahçenin sonundaki beyaz platformun üzerinde yer alıyor. Platforma ayakkabılarınızla çıkamıyorsunuz. Rehberinizin çoktan elinize tutuşturduğu kumaş galoşları giyerken, ayakkabılarınıza gözcülük etmek üzere Rehberimizin bir arkadaşı ortaya çıkıveriyor; Tabii ki birkaç Rupi karşılığında...

Platformun üzerinde olanca heybetiyle duran bembeyaz Tac Mahal’in her iki yanında birbirinin aynısı, kumtaşından yapılma birer yapı daha var. Bu yapılardan batıda olanı bir cami, doğuda olanı ise, adı “cevap” anlamına gelen Jawab. Büyük olasılıkla tek amacı simetriyi korumak olan Jawab’ın konukevi olarak hizmet verdiği düşünülüyormuş

Tac Mahal'in iki yanındaki birbirinin eşi iki yapıdan Batıda olanı; Cami

Yılda 2 Milyondan fazla ziyaretçisi olan Tac Mahal günün her saati kalabalık

Tac Mahal'de sohbet.

Köşelerindeki dört minare ile çevrilmiş asıl mozoleyi anlatmaya çalışmak ise boşa çaba. Hem zaten bu muhteşem yapının fotoğrafını görmeyen kalmış mıdır? Belki birkaç ilginç olabilecek bilgi verilebilir; Yapının mermerleri Hindistan dışında Çin, Tibet, Afganistan, Sri Lanka ve Arabistan’dan getirilmiş. Duvarlardaki süslemelerde zümrüt, sedef, akik gibi 28 kadar farklı tipte değerli ve yarı değerli taş kullanılmış. Yapının üzerinde mermerin içerisine gömülmüş yeşim taşıyla yazılmış Kuran’dan ayetler var. Duvarlardaki pek çok değerli taş ve Lapis Lazuli (Lacivert Taş) isimli yarı değerli taşların neredeyse tamamı 1857’deki Hint Ayaklanması sırasında İngilizler tarafından sökülmüş. (Bastards demiştim, değil mi?)

İçeriye girdiğinizde tam ortada kubbenin tam altında Mumtaz Mahal’in mozolesi var. Hemen yanında da Tüm Tac Mahal içerisinde simetriyi bozan tek şey Shah Jahan’ın mozolesi. Fakat bu katta gördükleriniz gerçek mozoleleri değil. Gerçek mozoleler ise ziyaret edemeyeceğiniz bir alt katta. Aşağıdaki Mumtaz Mahal’in gerçek mozolesi üzerinde Allah’ın 99 isminin (Esma-ül Hüsna) kaligrafisi varmış…


Mumtaz Mahal ve Shah Jahan'ın "fake" ve gerçek mozoleleri. Sağdaki alt kattaki
gerçek olanlar. Fotoğraflar, Tac Mahal'in içinde fotoğraf çekmek yasak
olduğundan internetten

Platform’un hemen arkası da Yamuna nehri. Uzaklardan Agra kalesini de görebiliyorsunuz, Shah Jahan’ın yaşamının son yıllarında hapis hayatı sürdüğü odasının küçük penceresinden Tac Mahal’i gördüğü gibi…

Bir sonraki bölümde Tac Mahal’in romantik öyküsü var, Mimarları hakkındaki karmaşık bilgiler var, Tac Mahal’in aslında eski bir Hindu tapınağı olduğunu iddia eden Hintli “çılgın” Tarihçi var ve sabah erkenden kalkıp Yamuna’nın diğer tarafından çekilmiş Tac Mahal fotoğraflar var…

Son olarak birkaç fotoğrafı daha:

Klasik Tac Mahal fotoğrafı

Bahçeden bir kare daha; arkada Darwaza-i Rauza

Batıdaki Caminin hemen köşesindeki kulelerden

Yamuna Nehri ve arkada Agra Kalesi

Ve Tac Mahal'den çıkış...


Sürecek...






1 yorum:

  1. Yazının giriş bölümündeki betimleme ile Hindistan ın kokusunu hissettim birde rehberiniz Singh in ikram ettiği tatlının berbatlığını.Prens Khurram da
    Arjumand Banu Begum ü görüp iyiki aşka düşmüş. Fotoğraflarla birlikte harika bir yazı olmuş. Süregelecek olan gezi paylaşımlarının takibindeyim.

    YanıtlaSil