24 Mayıs 2013 Cuma

Gezginlere İlham Veren Filmler


Ya da Sıradan bir Sinemasever ve Gezginden, Gezginlere ilham veren 10 Film...




Nereye gideceğine nasıl karar veriyorsun?

Zamanı ve parası oldukça, her fırsatta seyahat eden biri olarak en sık karşılaştığım sorulardan biridir bu. Fakat yanıtı çok kolay değil. Bazen geçmişten aklıma takılmış küçük bir ayrıntıdır bu sorunun yanıtı. Sözgelimi; İlkokul yıllarımda hediye edilmiş puzzle şeklinde dünya haritası üzerindeki bir resim yüzünden yıllarca Machu Picchu’ya gitme hayalleri kurmuştum… Bazen de sadece bir sözcük bile bir sonraki destinasyonumu belirleyebilir. Keza Bhutan’a olan merakım bir yerlerde duyduğum tek bir sözcükle başlamıştı; Shangri La… (Bu hikâyeyi Bhutan yazılarımı yazarken anlatmıştım; meraklısı için link ... ) 

Fakat sanırım bu konuda en çok filmlerden etkilendim. Hal böyle olunca bu konuda bir liste yapmak kaçınılmaz oldu… Hele de bir önceki yazım filmlerle ilgili olunca kendini hasbelkader "gezgin" olarak gören biri olarak böyle bir liste yapmamak olmazdı. Zaten bir önceki yazıyı da; Gelecek Program; "Sıradan bir Sinemaseverden Seyahat üzerine yapılmış En iyi 10 Film listesi" diye bitirmiştim.

Fakat iş liste yapmaya gelince ilk fark ettiğim bu işin pek de öyle kolay olmadığı. Önce “kişisel” bir liste diyerek baştan sizleri uyarmalıyım. Daha sonra listeyi seyahat filmlerindense Gezginlere ilham veren Filmler'e çevirmek daha uygun geldi bana. Çünkü seyahat veya gezi filmleri janr’ı içinde yer alan bazı çok önemli filmler, gezgin ruhlara ilham vermek anlamında zayıf kalıyorlar. Sözgelimi; Yağmur Adam (Rain Man, 1988), Thelma & Louise (1991) veya Özgürlük Yolu (The Way Back, 2010) gibi filmler harika birer seyahat veya yol filmi olmalarına rağmen bence ilham veren filmler değil. Demek istediğim, bu filmlerin hiç birini izledikten sonra aklımda “Burayı görmeliyim” diye yer etmiş bir sahne anımsamıyorum…

Diğer bir taraftan, listedeki bazı filmler sinema sanatı açısından çok da önemli olmayabilirler ama yine de seyahat anlamında bana ilham verdiler. Zaten, bazen bir yerlere gitmeyi planlamak için tek bir film sahnesi bile yeterli değil midir?

Yazıyı hazırlarken internette karşıma “Sinematic Pilmgrimage” diye bir kavram çıktı; Yani "Sinematik Hac". Tam da demek istediğim bu sanırım; etkisiyle bazı mekânları Sinematik bir Hac’a dönüştüren filmler…

Listeye başlamadan önce son bir not; listede yer alan filmlerde herhangi bir sıralama yok, sadece bir liste...


1. Tanrı Kent (Cidade de Deus, 2002) 

Rio de Janerio, Brezilya

 


Favela sözcüğüyle ilk kez Aslı Erdoğan’ın "Kırmızı Pelerinli Kent" isimli kitabında karşılaştım. Derme çatma evlerden oluşan gecekondu mahallelerine Güney Amerika’da, özellikle de Brezilya’da verilen isim; Favela. Aslı Erdoğan bence muhteşem kitabında Rio de Janeiro’yu ve Rio’nun Favela’larındaki uyuşturucu savaşlarını, acımasızlığı, kolayca katledilen insanları anlatır. Sadece o kitap bile Rio de Janeiro’yu mutlaka gidilecek yerler listeme koymuştu ki, kitabı okuduktan hemen sonra Tanrı Kent’i izledim.

Tanrı Kent, sanırım bu listedeki sinema sanatı açısından en iyi film. Yönetmenliğini Fernando Meirelles ve Katia Lund’un yaptığı bu çarpıcı film fotoğrafçı “Roket” Buscape karakteri üzerinden Rio de Janeiro’nun ünlü Favelası Tanrı Kent’in 1960’lardan 1980’lere kadarki öyküsünü özgün bir sinema diliyle anlatır. Zamanda hızlı ileri gidip gelmeler, ekranın parçalara bölünerek değişik sahnelerin aynı anda tek ekranda gösterilmesi ya da ekrandaki görüntünün bir anda donması gibi ilginç bir kurgusu olan film içerdiği şiddet sahneleriyle de insanı fazlasıyla etkileyen bir filmdir… Üstelik de filmde anlatılanlar gerçektir. Filmin senaryosu aynı adlı kitaptan uyarlanmıştır. Kitabın yazarı ise kendisi de yıllarca Tanrı Kent’te yaşamış Paulo Lins’dir. 

"Roket" Buscape rolünde
Alexandre Rodrigues 
Tanrı Kent izledikten sonra insanda, ne kadar tehlikeli olabileceğini bilseniz de Rio de Janeiro’ya gitme ve Favelaları yakından görme tutkusu yaratan bir film…

Tanrı Kent ile ilgili küçük bir dipnot; Favelaları görme tutkusunu filmi gördükten sonra tek yaşayan ben değilim sanırım. Çünkü günümüzde Favelalar, Tanrı Kent filminin tüm dünyada gördüğü ilginin de etkisiyle Rio de Janeiro’nun Sugar Loaf Tepesi, Copacapana Plajı ya da Kurtarıcı İsa Heykeli gibi turistik bir mekanı haline gelmişler. İnternette basit bir arama yaptığınızda bile Favela turları düzenleyen pek çok acenteye ulaşabiliyorsunuz... 



2. Ölüm Tarlaları (The Killing Fields, 1984)

Kamboçya



Pran ve Sydney
(Haing S. Nygor, Sam Waterston)
Sanırım pek çok gezgini Kamboçya’ya götüren şey muhteşem Angkor Wat manzaralarıdır. Benimse 2008 Aralığında Siem Reap Havalimanından ülkeye giriş yaparken aklımdaki tek şey yıllar önce izlediğim bu filmdi.

Bildiğiniz gibi 1975 ile 1979 yılları arasında Pol Pot liderliğinde Kamboçya’yı yöneten Kızıl Khmerler, yaklaşık 2 Milyon -hatta bazılarına göre daha fazla- insanı sistemli bir şekilde öldürdüler. Batı dünyasının, büyük olasılık Kamboçya’nın petrol ya da doğal gaz benzeri bir zenginliği olmadığı için pek ilgi göstermediği bu “soykırım” üzerine yapılmış –yanılmıyorsam- Batı’da çekilmiş tek film de bu.

Yönetmenliğini Roland Joffe'nin yaptığı bu insanı sarsan film, New York Times muhabiri Sydney Schanberg (Sam Waterston) Kamboçyalı meslektaşı Dith Pran’ın (Haing S. Nygor ki bu filmle en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar’ı almış) öyküsünü anlatıyor.

Ülkedeki iç savaşı takip etmek üzere Kamboçya’ya gelen Sydney kendisine tercümanlık eden Pran’la birlikte Vietnam Savaşını kaybetme üzere olan Amerikan Ordusunun bombaladığı bir köydeki sivil kayıplarla ilgili haber yapmak için zorlu bir seyahate çıkarlar. Başkent Phnom Phen’e döndüklerinde İç savaş sona ermiş, savaşın galibi Kızıl Khmer’ler başkenti ele geçirmek üzeredirler. Bu arada Amerikan Ordusu Vietnam’dan geri çekilirken Kamboçya’dan da bazı sivilleri tahliye eder. Ailesini Amerikan Helikopterlerine bindiren Pran, biraz da Sydney’in etkisiyle Kamboçya’da kalır, birlikte haber yapmaya devam ederler. Fakat Kızıl Khmer’lerin duruma hâkim olması sonucu ülkedeki durum tehlikeli bir hal almaya başlayınca Fransız Büyükelçiliğine sığınırlar. Yabancı pasaportu olanlar canlarını kurtarırken Pran Kızıl Khmerlerin eline düşüp Ölüm Tarlaları’na yani insanların dayanılmaz işkencelere maruz kaldığı çalışma kamplarına gönderirlir…

Filmin sonrası Ölüm Tarlalarında Pran’ın esaretini ve yaşadığı işkenceleri anlatır. En sonunda kaçmayı başaran Pran Tayland sınırındaki mülteci kamplarına ulaştığında sene 1979’dur…

Film izlerken gördüklerininiz gerçek olduğuna inanmak istemediğiniz, insanı sarsan filmlerden. Fakat Kamboçya’ya gidip de Kızıl Khmerlerin kendi insanlarına yaptığı soykırımın izleriyle karşılaştığınızda gerçekte yaşananların filmde anlatılanlardan çok daha kötü olduğunu fark ediyorsunuz. 

Her ne kadar insanoğlunun kendi türüne karşı ne kadar acımasız olabileceğini gösterip sizi rahatsız etse de bence Kamboçya'yı görme istediği uyandıran bir film.

Filmle ilgili bir not; Filmin ilk rolüyle Oskar kazanan oyuncusu Haing S. Nygor kendisi de Ölüm Tarlalarında 4 yıl geçirmiş Kamboçyalı bir doktor. O da filmin ana karakteri Pran gibi kamplardan Tayland’a kaçmayı başarmış.

Son olarak söylemek istediğim; Başkent Phnom Pehn’de kendi halinde bir Liseyken Kızıl Khmerlerin Hapishaneye dönüştürüp 20 Bin kadar mahkûmu akıl almaz işkencelerle öldürdüğü, günümüzde ise Soykırım Müzesi haline getirilmiş Tuol Sleng'in koridorlarında yürüken ya da yine müze haline dönüştürülmüş Ölüm Tarlalarından birindeki Choeung Ek anıtında sergilenen kurbanlara ait kafataslarını izlerken insanoğlunun kendi türüne karşı nasıl olup da bu kadar acımasız olabileceğini anlamakta zorlanıyor insan… 



3. Motosiklet Günlüğü (Diarios de Motocicleta, 2004)
Güney Amerika


Harika bir yol filmi olan Motorsiklet Günlüğü, 20’li yaşlardaki Ernesto “Che” Guevera’nın henüz bir Tıp öğrencisiyken yakın arkadaşı Alberto Granada ile 1950’li yılların Güney Amerika’sında La Paderosa ismini verdikleri motosikletleriyle yaptıkları yolculuğun öyküsüdür.

İkili 9 ay içerisinde Buenos Aires’ten yola çıkıp önce Arjantin’in Atlantik kıyısına, oradan uçsuz bucaksız pampaları ve And Dağlarını aşarak Şili’ye, oradan Kuzey’e Peru ve Kolombiya’ya kadar süren yaklaşık 14 Bin kilometre yol yaparlar.

Che rolünde muhteşem Amores Perros (Paramparça Aşklar-Köpekler, 2000) da tanıdığımız Gael Garcia Bernal, Granada rolünde ise Rodrigo de la Serna’nın oynadığı filmin yönetmeni Walter Salles.

Güney Amerika’nın yerli halklarının yaşadığı sömürü, eşitsizlik ve fakirlik ile karşılaşan genç Ernesto’nun yolculuğu sona erdiğinde, adeta içindeki devrimci ruh açığa çıkmış, sonunda onu tüm dünyanın tanıyacağı Che’ye dönüşümü başlamıştır. 

Bu filmi izleyip de Güney Amerika’ya gidip, bir motosiklet kiralayıp aynı rotada Ernesto ve Alberto’nun izlerini sürme hayalleri kurmayan yoktur sanırım. Basit bir Google taraması sonucunda görebileceğiniz gibi bunu yapmış pek çok da gezgin var. Kim bilir belki bir gün…

Dipnot; Filmin Machu Picchu’da geçen sahnesini çok severim. Sahnede antik kentin duvarları arasında gezerken Ernesto şöyle der; “Hiç bilmediğin bir dünya için nostalji hissetmek nasıl mümkün olabilir ki? Bunu (Machu Picchu’yu) inşa eden bir uygarlık "bunu" inşa edebilmek için nasıl yok edilebilir?” Burada "bunu" derken kastettiği, sahnede beliren “çirkin” Lima şehridir. Sahneyi merak edenler tıklasınlar lütfen…



4. Bir Konuşabilse… (Lost in Translation, 2003)

Tokyo, Japonya



Scarlet Johansonn ve Bill Murray
En iyi Özgün Senaryo Oscar’ı almış bu film, insanda en az bir Haruki Murakami romanı kadar Japonya’ya gitme arzusu uyandırıyor.

Soffia Coppola’nın senaryosunu yazıp yönettiği bu filmin başrollerinde Bill Murray ve Scarlet Johansonn oynuyorlar.

Kariyerinin sonlarına gelmiş Amerikalı film yıldızı Bob Harris (Bill Murray) bir viski reklamı için Tokyo’dadır. Yeni üniversiteyi bitirmiş Charlotte (Scarlet Johansonn) ise ünlülerin fotoğraflarını çeken eşinin peşinden Tokyo’ya gelmiştir. İkisinin yolları kaldıkları otelin barında kesişir. Bob orta yaş krizi yaşamaktadır, 25 yıllık eşi ile sorunları vardır, Charlotte eşi ile bir geleceği olduğundan emin değildir. Filmin sonrasında yalnızlık duygusu, uyumsuzluk, uykusuzluk ve Amerikalı 2 kahramanın modern Tokyo’da yaşadıkları kültür şoku anlatılır.

Hala izlemediyseniz bir an önce mutlaka izlemenizi önereceğim bu film Tokyo’yu da kişisel görülmesi gereken şehirler listenize ekleyecektir.


5. Indiana Jones, Son Macera (Indiana Jones and the The Last Crusade, 1989) 
Petra Vadisi, Ürdün


Baba-Oğul Jones'lar ve Sallah
El Hazne'nin önünde
Bir kere en baştan kabul edelim; Indiana Jones serisinin herhangi bir filmindeki herhangi bir sahne, gezgin ruhların aklına bir sonraki destinasyonu kolaylıkla düşürebilir. Her ne kadar filmlerdeki bazı sahneler gerçekte olduklarından farklı yerlerde gösterilseler de... Sözgelimi; Mart ayında Iguazu'nun Brezilya tarafını gezerken rehberimiz Eduardo, serinin son filmi Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı’nda şelaleler Peru’daymış gibi gösterildiği için kızgındı… Keza bu filmde de kahramanlarımız Petra Vadisine İskenderun şehrinden giderler. Keşke diyor insan değil mi?

İşte bu film de serinin en iyi filmi olmasa da Petra’yı aklıma ilk kez düşürdüğü için benim için önemlidir. Filmin Ürdün’deki Petra Antik kentinde çekilmiş malum sahnesi unutulmazdır; hani Kutsal Kâse’nin peşindeki Indiana Jones (Harrison Ford), babası Profesör Henry Jones (Sean Connery), dostları Marcus Brody (Denholm Elliot) ve Indy’nin Mısırlı Dostu Sallah (John Rhys-Davies) yüksek kayalıklarla çevrili, dar bir kanyonu atlarıyla geçtikten sonra bir anda kendilerini Petra’nın kayalara oyulmuş olağanüstü yapısı El Hazne’nin karşısında bulurlar… (meraklısı için sahnenin link'i)


Filmle ilgili söylemeden duramayacağım bir not. Orjinalinden çevirecek olsak (Indiana Jones and the Last Crusade) Indiana Jones, Son Haçlı olması gereken filmin Türkiye’de gösterildiği şekliyle ismi "Indiana Jones, Son Macera"... Sanırım filmi Türkiye’ye getirenler seride bir 4. film daha olacağını öngörememişler. Umarım daha fazlası da olur, gezgin ruhlara daha çok ilham vermek için.




6. Küs Kardeşler Limited Şirketi (The Darjeeling Limited, 2007)
Hindistan


J. Swartzman, A. Brody ve O. Wilson
Aslında listede bu filmin yerine The Best Egzotic Marigold Hotel (Marigold Oteli’nde Hayatımın Tatili, 2011)  veya meşhur 8 Oscar’lı Slumdog Millionaire de olabilirdi. Hatta biraz daha eski 1992 yapımı Patrick Swayze’li City of Joy. Neden listeye bu filmi aldığımı sormayın, ben de bilmiyorum. Belki Owen Wilson, Adrian Brody ve Jason Swartzman üçlüsünü çok sevdiğimden, belki filmin harika soundtract albümü nedeniyle belki de en son bu filmi izlediğimden…

Yönetmenliğini Wes Anderson’un yaptığı filmin başrollerinde 3 kardeşi oynayan Wilson, Brody ve Schartzman’ın dışında Bill Murray ve Angelika Huston’da var.

Film babalarının cenazesinden beri birbirlerini görmeyen 3 kardeşin, Hindistan’da “hayali” Darjeeling Limited isimli lüks trenle yaptıkları yolculuğu anlatıyor. Bu seyahati organize eden kardeşlerden Francis (Wilson) kardeşlerine amacının birlikte kendilerini bulacakları ruhsal bir yolculuğa çıkmak olduğunu söylese de gerçekte amacı yolculuklarının sonunda onları bekleyen anneleri (A. Huston) ile buluşmak, aileyi bir araya getirmek.

Film boyunca başlarına gelenler ancak insanın başına Hindistan’da gelecek türden şeyler… Bol miktarda inanılmaz Hindistan (Incredible India!) manzaraları içeren eğlenceli bir film…



7. Bruj’da (In Bruges, 2008)
Bruj, Belçika.




Ken (Brendan Gleeson ve
Ray (Collin Farrel)
Bruj şehrini bu filmden önce bilen kaç kişi vardı acaba?

İsminin Flamancası Brugge, Fransızcası Bruges olan bizimse Bruj diye okuduğumuz bu şehir Belçika’nın Flamanca konuşulan bölgesinde yer alıyor ve kent merkezinin nüfusu yaklaşık 20 bin. İkinci dünya savaşında bombalanmadığından ortaçağdan kalma mimarisi hala korunan bu şehir kanalları, çikolata mağazaları ve birası ile ünlü turistik bir kent.

Filmin konusuna gelirsek; Londralı 2 tetikçi Ray (Collin Farrel) ve Ken (Brendan Gleeson) son işleri ters gidince bir süre ortadan kaybolmaları için patronları Harry (Ralph Fiennes)  tarafından gözlerden uzak bir yere, Bruj’a gönderilirler.  Burada Harry’nin bir sonraki emrini beklerlerken Ken bu kentin tadını bir turist gibi çıkartmaya çalışır, Ray ise Bruj’dan nefret etmektedir. Fakat Ray, o sırada Bruj’da film çekmekte olan Amerikalı gruptan Chloe (Clemence Poesy) ile tanışınca bu şehrin o kadar da kötü olmadığını fark eder. Diğer yandan bu adeta ortaçağdan kalma bir masal dünyası şehir Ken’in de hayata bakışını değiştirmiştir. Patronları Harry’den bir sonraki işleriyle ilgili emir geldiğinde işler karışır.  

Martin McDonagh’ın yazıp yönettiği bu IMDB puanı 8 olan film “iyi film” olmanın ötesinde Bruj’a gitme düşüncesini de kafanıza da sokuyor.

Genelde Avrupa’ya gitmek fikrinden pek hazzetmesem de Bruj’u bu filmden sonra listeme aldım. 


8. Tibet’te 7 Yıl (7 Years in Tibet, 1997)
Tibet


Dalay Lama ve Heinrich Harrer (Brad Pitt)
Oldukça uzun olmasına rağmen sırf içerdiği bolca harika birer fotoğraf karesi tadındaki sahnelerin hatırına keyifle izlenecek bir film, hele de benim gibi Nepal, Bhutan ve Tibet üçlüsüne meraklıysanız.

Film Avusturyalı dağcı ve gezgin Heinrich Harrer’in yaşamını anlattığı kitaptan yola çıkılarak yapılmış.

Yönetmenliğini Jean-Jacques Annaud’un yaptığı filmin konusuna gelince; egoist ve uyumsuz Avusturyalı dağcı Heinrich Harrer (Brad Pitt), Nazi Almanya’sını onurlandırmak için İngilizlerin yönetimi altındaki Hindistan’daki Nanga Parbat’ın zirvesine çıkmak ister. (Bugün Pakistan sınırları içerisinde yer alan dünyanın en yüksek 9. zirvesi…). Ekip arkadaşlarıyla birtakım sorunlar yaşayan Heinrich ekip arkadaşlarıyla birtakım sorunlar yaşarken 2. Dünya Savaşı Patlak verir, İngilizler tarafından tutuklanır ve esir kampına yerleştirilirler. Başarısız birkaç kaçma teşebbüsünün ardından Hienrich arkadaşı Peter Aufschnaiter (David Thewlis) ile birlikte kaçmayı başarır. İkili Himalayaları aşarak Kutsal Şehir Lhasa’ya, Tibet’e ulaşırlar. Yabancılara yasak olan bu şehrin insanları yabancı olsalar da Heinrich ve Peter’ı aralarına kabul ederler. Peter evlenirken, Heinrich 11 yaşındaki dini lider Dalay Lama’nın arkadaşı olur…

Heinrich’in Tibet’de geçirdiği 7 yılla birlikte insan olarak geçirdiği değişimi harika manzaralar eşliğinde izlemek çok keyifli. Eğer hala izlemediyseniz kaçırmayın derim…

Son olarak filmden aklımda kalmış bir söz; Dalay Lama Heinrich’e dönüp şöyle der: “Sence bir gün insanlar sinema perdesinde Tibet'i izleyip, bize ne olduğunu merak eder mi?”


9. Paris, Seni Seviyorum (Paris, J’taime, 2006)
Paris


Paris’i ve Aşkı anlatan 20 farklı yönetmenin çektiği 20 kısa filmden oluşan bir film. Her bir öykü Paris’in farklı bir “Arrondissement” denilen bölgesinde çekilmiş ve çekildiği bölgenin ismini almış; Montmarte, Tour Eiffel (Eyfel Kulesi), Pigal veya Tuileries gibi…

Yönetmenlerinin arasında Gus Van Sant, Joel ve Ethan Coen kardeşler, Wes Craven, Tom Tykwer, Alfonso Cuaron gibi ismlerin yer aldığı filmin oyuncu kadrosu da bir hayli zengin; Steve Buscemi, Juliette Binoche, Willem Dafoe, Nick Nolte, Maggie Gyllenhaal, Olga Kurylenko, Natalie Portman ve daha bir sürü isim… 

Paris manzaraları eşliğinde farklı aşklara ait öyküler var. Sözgelimi; Genç sevgilisi için artık sevmediği karısını bırakmak üzereyken, karısının ölümcül bir hastalığı olduğunu öğrenip, karısının son günlerinde yanında olmak için genç sevgilisini terk eden ve karısına yeniden âşık olan bir adamn (Sergio Castellito) öyküsü. Ya da bir film çekimi için bulunduğu Paris’de esrar satın aldığı satıcıya ilgi duyup karşılık alamayınca hayal kırıklığına uğrayan Amerikalı Aktris (Maggie Gyllenhaal). Ya da fantastik bir aşk; bir gece ıssız bir Paris sokağında karşısına çıkan vampirle tuhaf bir aşk yaşayan sırt çantalı turistin öyküsü (Sırtçantalı turist rolünde "Frodo" Elijah Wood, vampir rolünde ise Olga Kurylenko)...


İzlediğim Paris’de geçen onlarca filmin arasından bunu seçmemin nedeni sanırım Paris’in kendisinin de filmin bir karakteri olması. Paris ve Aşkı anlatan güzel bir film…



10. Özgürlük Yolu (Into the Wild, 2007)
Alaska


Mutlu olmak için insan ilişkilerine ihtiyacın yok,
Tanrı hepimizin çevresine mutluluğu yerleştirmiştir...
Sean Penn’i oyuncu olarak severim, politik görüşlerinden ötürü ayrıca severim…

Yönetmenliğini Sean Penn’in yaptığı bu filmi trajik sonu nedeniyle pek sevmesem de önemli bir filmdir.

Gerçek bir öyküye dayanan film başarılı bir öğrenci ve atlet olan Chris McCandless’ın (Emile Hirsh) üniversiteden mezun olduktan sonra, kendisini bekleyen parlak geleceği boş verip, sahip olduğu her şeyden vazgeçmesini, tek başına,  ıssız vahşi doğada yaşamak için otostopla Alaska’ya gidişini anlatır. Yola çıkmadan önce tüm birikimi olan 24 Bin Doları hayır kurumlarına bağışlayan Chris, yolculuğu boyunca farklı insanlarla tanışır ve sonunda herkesten ve her şeyden uzakta, Alaska’daki bir Ulusal Parkta bulduğu terkedilmiş bir otobüste yaşamaya başlar…

Filmin açılışında ekranda Lord Byron’un aşağıdaki dizeleri görülüyor;

"Ücra ormanlarda bir haz vardır; 
Issız kıyılarda mest olurum;
Kimsenin rahatsız etmediği bir çevre vardır, derin denizlerde
Ve uğultusunda bir şarkı vardır;
İnsanı daha az sevmem ama Doğayı ondan çok severim..."

Chris’in öyküsü adeta karmaşık “kirli” şehir yaşamından saf ve “temiz” doğaya dönüşün öyküsüdür…  Aradığı mutluluğu yalnızlıkta ve doğada bulmasının öyküsüdür.

Hepimizin, özellikle de her gezginin içindeki “kaçıp gitme” duygusunu yeniden uyandıran bir film. Her ne kadar Chris için bu kaçış trajik bir şekilde sonlansa da güzel bir film…

...

Son Not: En başta da dediğim gibi bu “kişisel” bir liste. Eğer önereceğiniz, eklemek istediğiniz filmler varsa yorum kısmına bir not düşüverin. İzlemediysem bile izler belki ikinci bir 10 filmlik liste yaparım…


1 Mayıs 2013 Çarşamba

Sıradan bir Sinemaseverden Zaman Yolculuğu üzerine yapılmış En iyi 10 Film listesi




Phineas Bogg ve Jeffrey Jones isimlerini anımsayan var mı?

TRT ekranlarında 1980’lerde merakla izlediğim bir dizinin ana karakterleri bunlar. Orijinal ismi "Voyagers" olan dizinin bizdeki ismi yanılmıyorsam Zamanda Yolculuk'tu...

Voyagers ve Omni
Dizide Phineas Bogg bir “Voyager” yani zaman gezginidir. Büyükçe bir köstekli saati andıran Omni isimli cihazla zamanda dolaşır. Cihazın üzerindeki biri kırmızı diğeri yeşil 2 adet ışıktan eğer kırmızı olanı yanıp sönüyorsa, Voyager'ın gittiği zaman diliminde tarihin akışında bir hata vardır. Voyager önce bu hatayı bulmalı ve ardından da düzeltmelidir. Böylece Tarih yeniden normal seyrine döner ve Omni'nin üzerinde de yeniden yeşil ışık yanar…

Biraz uçarı biraz çapkın kahramanımız Phineas Bogg; Omni’sindeki teknik bir arıza nedeniyle bir gün kendini 1970’lerde bir apartman dairesinde bulur. Ayrıca aslında bir tarih kitabı olan Voyager El kitabını da yitirmiştir… Aynı apartman dairesinde yaşayan 12 yaşındaki, tarih bilgisi oldukça fazla Jeffrey Jones ise Phineas Bogg’un ortağı olacak, ikisi birlikte zamanda yolculuk yapacaklar, zaman akışındaki hataları düzeltip tarihin değişmesine engel olacaklardır. 

Çok uzun soluklu olmasa da –sadece 20 bölüm kadar çekilmiş- Voyagers ya da Zamanda Yolculuk, bence kesinlikle bu konuda yapılmış en iyi TV dizisidir.

Sinema ve Edebiyattaki "zaman yolculuğu" temasını çok severim. Sanırım bu ilginin Voyagers dizisi dışında bir diğer kökeni de Mark Twain’in “Kral Arthur’un Sarayında bir Amerikalı” romanıdır. Eminim benim gibi pek çok insanın da edebiyatı sevmesine önayak olan 80’lerin popüler çocuk dergisi Milliyet Çocuk'un her sayısında çizgi roman olarak yayınladığı klasiklerden biri olarak okudum ilk kez bu romanı. Konusunu bilirsiniz eminim; 19 yy’da Connecticut’ta yaşamakta olan kahramanımız Hank Morgan kafasına aldığı bir darbeden sonra, ayıldığında açıklanamaz bir şekilde kendisini ortaçağ İngiltere’sinde, efsanevi Kral Arthur döneminde bulur. Geldiği çağın teknolojisi hakkındaki bilgilerini kullanarak kendisini Sihirbaz olarak tanıtır vs… 

Sonrasında konusu zamanda yolculuk olan neredeyse tüm romanları ve filmleri takip ettim ve çoğundan da büyük keyif aldım.

Fakat uzun zamandır gerçekten ilgiyle okuduğum ya da izlediğim zaman yolculuğu temalı bir roman ya da filmle karşılaşmamıştım. Ta ki Stephen King’in son romanını okuyana kadar. Bu arada “11.22.63” isimli Stephen King’in son romanını satın alalı uzun zaman olmuştu ama ancak elime alıp bitirebildim. En azından bu arada Stephen King yeni roman yayınlamadı!

Açıkçası ilk kez Stephen King okudum. Ortalama bir sinemasever olarak her ne kadar kendisini beyazperdede defalarca izlemiş olsam da ilk kez bir kitabını satın aldım.  -Yeşil Yol (The Green Mile 1999), Esaretin Bedeli ki meşhur sinema sitesi Imdb’de top 250 film listesinin en başındadır ve çok sevdiğim bir filmdir (The Shawshank Redemption 1994), Hayvan Mezarlığı (Pet Sematary 1989), Cinnet (The Shining 1980) ve daha bir sürü filmde yazar, yapımcı hatta aktör olarak parmağı vardır kendisinin-


Stephen King’in romanı diğer zamanda yolculuk öykülerinden birkaç yönden ayrılıyor. Birincisi; ortada bir makine yok. Romanın kahramanı Amerikalıların “diner” dediği, karavan şeklindeki küçük bir restoranın deposunda görünmeyen birkaç basamağı inerek zamanda yolculuk yapıyor. İkincisi bu yolla hep aynı güne; 9 Eylül 1958 yılına ulaşıyor. Ayrıca gittiği 1958 yılında ne kadar kalırsa kalsın geri döndüğünde sadece 2 dakika geçmiş oluyor. Bir de geçmişe gittiğinde tarihi değiştirebirebiliyor fakat döndükten sonra eğer yeniden geçmişe yolculuk yaparsa önceki gidişindeki değişiklikler ortadan kalkıyor ve zaman akışı en baştaki haline dönüyor, yani bir nevi reset oluyor…

İşte romanın kahramanı lise İngilizce öğretmeni Jake Epping de görünmeyen merdivenlerden inip 1958 yılına geri dönüyor,  50’lerin sonu ve 60’ların başındaki ABD’de 5 yıl yaşamayı göze alarak Başkan Kennedy Suikastını engellemeye çalışıyor.

Romanı bir sonraki sayfada ne olacağını merak ederek –Amerikalılar buna "page-turner" diyorlar; yani sayfa çevirtici, güzel bir tanımlama bence- hızla okudum. Daha önce Stephen King okumadığıma da hayıflandım doğrusu. Çok güzel yazıyormuş. Eğer romanları bu kadar popüler olmasaydı ve neredeyse yazdığı her şey bir Hollywood senaryosuna dönüşmeseydi büyük yazarlar sınıfında yer alırdı sanırım.

Zaman yolculuğu konusunu ve sinemayı çok sevince ve bu konudaki neredeyse her filmi izlemiş olmanın verdiği cesaretle kişisel bir “En sevdiğim Zamanda Yolculuk Filmleri” listesi yapmak istedim. 

Ve işte liste; 


10. Zaman Ötesi (Timeline, 2003)





Bu, Imdb puanı sadece 5,4 olan filmin listemde yer almasının tek nedeni Michael Crichton'a olan hayranlığım.

2008 yılında hayatını kaybeden, Harvard Mezunu Tıp Doktoru Michael Crichton’un neredeyse hepsi Hollywood tarafından filme çekilmiş 20’den fazla romanı, yine senaryosunu kendisinin yazıp yönettiği filmleri ve de hepimizin çok iyi bildiği bir televizyon dizisi var; Acil Servis, ER…

En sevdiğim romanlarından biri olan Uzay Mikrobu'nun 1971 yapımı, aynı adlı klasik filmini bilirsiniz mutlaka (Andromeda Strain)… Ya da Banderas'lı 13. Savaşçı (The 13th Warrior, 1999), Küre (Sphere, 1998), Jurassic Park (Jurassic Park,1993), Kongo (Congo, 1995) Demi Moore’lu Taciz (Disclosure, 1994) filmlerinden en az birini. Hepsi Michael Crichton’un romanlarından uyarlanmıştır. 

Senaryosunu yazıp yönettiği, 1973 yılı yapımı Batı Dünyası (Westworld) Imdb puanı 7 olan, bence kesinlikle bilim kurgu türünün klasiklerinden biridir.

Sırf Michael Crichton’un hatırına hürmeten listeye aldığım filme gelecek olursak; Yönetmeni Cehennem Silahı (Lethal Weapon) serisinin de yönetmeni olan Richard Donner. Başrollerde Paul Walker, Frances O'Connor ve Gerard Butler var. Ortaçağ’da sıkışıp kalmış profesörlerini kurtarmak için kendileri de ortaçağ’a giden bir grup arkeoloğun hikâyesini anlatan bir aksiyon filmi.

Bence romanına kıyasla çok zayıf kalsa da dediğim gibi sırf çok sevdiğim Michael Crichton’un hatırına Zaman Ötesi bu listede yer almayı hak ediyor.


9. Bugün Aslında Dündü (Groundhog Day, 1993)





Bu film listedeki diğer filmlerden farklı çünkü bir zamanda yolculuk hikâyesi değil. Daha çok bir zaman içerisinde sıkışıp kalma hikâyesi.

Filmin orijinal ismindeki Groundhog Günü, 2 Şubatta kutlanan folklorik bir gün. İnanışa göre bir tür küçük sevimli domuz olan Groundhog, kış için saklandığı oyuğundan o gün çıkarsa o yıl bahar erken gelecek. ABD'nin Pennsylvania eyaletinin bazı bölgelerinde geleneksel olarak 2 Şubat günü Groundhog Günü olarak kutlanıyor. Bu kutlamaların en meşhuru da filmin geçtiği Punxsutawney isimli kasabada olanı.

İşte filmin kahramanı, ukala ve bencil hava durumu sunucusu Phil Connors (Bill Murray), haber yapmak için hiç istemeden gittiği küçük kasabada zaman akışı içerisinde sıkışıp kalır ve her sabah aynı güne uyanır; 2 Şubat yani Groundhog Günü…

Yönetmenliğini Harold Ramis’in yaptığı bu filmde Bill Murray dışında Andie Mac Dowell ve Chris Elliot’da oynuyorlar.

Eğer hala seyretmemiş olan kaldıysa kesinlikle izlemenizi önereceğim oldukça keyifli bir filmdir.


8Tetikçiler (Looper, 2012)





Listenin en yeni filmi… Oldukça ilginç bir konusu var; Zaman yolculuğu 2074 yılında artık mümkündür. Ve geleceğin mafyası "temizlemek" istediklerini zaman makinesiyle geçmişe gönderir. Elleri arkadan bağlı ve yüzleri kapalı bir halde geçmişe, filmin geçtiği 2044 yılına  gönderilen bu kurbanları öldürmek için bekleyen mafyanın anlaşmalı suikastçıları vardır. Yaptıkları işin karşılığında gelecekten gönderilen kurbanların yanlarındaki gümüş külçeleri alan bu suikastçılara Looper denir. Filmin kahramanı 25 yaşındaki Joe (Joseph Gordon-Levitt) bir gün yine işini yapmak için yerini aldığında karşısına çıkan kurbanı Bruce Willis’in canlandırdığı kendi yaşlı halidir...

Yönetmenliğini Rian Johnson’un yaptığı filmde Willis ve Gordon-Lewitt dışında Emily Blunt da var.

Belki çok önemli bir film değil Tetikçiler ama listemde olmasının nedeni yapılmış onca zaman yolculuğu filmine rağmen 2012 yılında bile hala orijinal bir şeylerin yapılabileceğini göstermesi


7. Zaman Zaman İçinde (Time After Time, 1979)





Eğer siz de benim gibi, geçmişten gelen birinin günümüz dünyasında karşılaştıklarının hafif alaycı bir dille anlatıldığı filmlerden hoşlanıyorsanız bu film tam biçilmiş kaftan.  Üstelik içinde kendisini modern zamanların San Francisco’sunda bulan Karındeşen Jack de var.

Filmin Yönetmeni Nicholas Meyer, önemli oyuncuları ise Malcolm McDowell, David Warner ve Mary Steenburgen. 

Filmin öyküsüne gelince; 1893 yılının Londra’sında meşhur HG Wells, kendisine inanmasalar da bir grup arkadaşına yaptığı zaman makinesini göstermektedir. Tam da o sırada arkadaşlarından birini, Dr. John Leslie Stevenson’u (David Warner) tutuklamak üzere Polis kapıya dayanır. Polisten kaçarken Zaman Makinesine binen Dr. Stevenson kendini 1979 yılının San Francisco’sunda bulur. Ve Dr. Stevenson  Karındeşen Jack’in ta kendisidir…

Karındeşen Jack’i yakalayıp geri getirmek de HG Wells’e düşecektir. HG Wells rolünde Otomatik Portakal filminin unutulmaz oyuncusu u Malcolm Mc Dowell’ın yer aldığı film zaman yolculuğu konusunda tam bir klasik...


6Deja Vu (Deja Vu, 2006)





Tony Scott’un yönetip Denzel Washington’un başrolünde oynadığı bir filmi beğenmeme olasılığımız var mı? Tabii ki yok.

Casus Oyunu (Spy Game, 2001), Denizde İsyan (Crimson Tide, 1995), Durdurulamaz (Unstoppable, 2010) gibi çok sevdiğim filmlerin ve meşhur Top Gun’ın yönetmeni Tony Scott ağabeyi Ridley kadar olmasa da bence oldukça iyidir.

Denzel Washington ise malum herhangi bir filmi keyifle izlenecek 2 Oskar ödülü sahibi bir Hollywood yıldızıdır. Filmin diğer oyuncuları Val Kilmer, Paula Patton ve şu aralar sevdiğim TV dizisi Person of Interest'in yıldızı Jim Caviezel.

Filmin konusu şöyle; New Orleans’da meşhur Mardi Gras Festivalinde ABD Deniz Kuvvetleri mensubu denizci ve ailelerini taşıyan bir feribota düzenlenen bombalı saldırıda 500 küsur kişi ölür. Olayı soruşturan pek çok kişiden biri olan BATF (Alkol, Tütün ve Ateşl Silahlar Bürosu, ne alakaysa?) ajanı Doug Carlin (Denzel Washington) kendini FBI’a ait deneysel bir araştırma ekibinde bulacaktır. Bu Ekibin elinde zamanda 4 gün kadar geriye gidebilecek bir teknoloji vardır. Doug zamanda yolculuk eder; başlangıçta amacı bombacıyı bulmaktır fakat sonra tarihi değiştirip saldırıya engel olmak ister. 

Heyecanlı, görsel efektleri güzel harika bir filmdir…


5. Son Gerisayım ( The Final Countdown, 1980)





Bu filmin yönetmeni Don Taylor - Benim jenerasyonumun mutlaka anımsayacağı Dr Moreau'nun Adası (The Island of Dr Moreau, 1977) filminin de yönetmenidir -. Başrollerde  Kirk Douglas, Martin Sheen, James Farentino, Katherine Ross oynuyorlar.

1980’lerde İzmir’de yaşadığım yıllarda Babamla birlikte sık sık sinemaya giderdik.Karşıyaka’da oturduğumuz zamanlarda her cumartesi gittiğimiz bir sinema vardı; Efes Sineması sanırım, yoksa Elif miydi? İşte o sinemada da Cumartesi günlerinin gün ortası seanslarında (14.30) dönemin Türkiye’ye yıllar sonra gelen popüler filmlerini izlerdik. 

İşte bu film de o yıllarda sinemada izlediğim bir film. Öyküsü ise şöyle;  ABD Deniz Kuvvetlerinin devasa uçak gemisi Nimitz, 7 Aralık 1980 günü rutin bir görev için Pasifik sularında, Hawaii yakınlarında seyrederken radarlarında beklenmedik bir fırtına ve tuhaf bir sis bulutu belirir. Hemen ardından bu tuhaf bulutun içinden geçen gemi kendini bir anda geçmişte, 1941 yılında bulur. Pearl Harbor baskınının hemen öncesidir ve Japon Hava Kuvvetleri saldırı için yola çıkmışlardır bile. Geminin kaptanı Yelland (Kirk Douglas) bir karar vermelidir; Emrindeki modern 102 savaş uçağı ve 6000 kadar personeliyle saldırıya müdahale edecek midir?

Açıkçası bu film herhangi bir “En iyi” listesinde yer alması olası bir film değil. Fakat yine de benim listemde ilk 5'de yer alması benim için özel olmasından kaynaklanıyor. Sanırım bu sıradan film de en başta sözünü ettiğim Zamanda Yolculuk ya da Kral Arthur’un Sarayında bir Amerikalı gibi benim bu konuya ilgi duymamın nedenlerinden biri...


4. Paris’te Gece Yarısı (Midnight in Paris, 2011)






Woody Allen’ı seviyorum. Herhangi bir Woody Allen filmini birden çok kereler keyifle izleyebilirim. Fakat bu film benim için diğer Woody Allen filmlerinden çok daha özel. İçinde hem zamanda yolculuk hem de sevdiğim büyük yazarlar var…

Filmin konusu öyle özetlenebilir; nişanlısının ailesiyle Paris’e tatile giden Amerikalı senaryo yazarı Gil (Owen Wilson) ilk romanını bitirme mücadelesi vermektedir. Paris’e özellikle de Paris’in 1920’li yıllardaki entelektüel yaşamına âşıktır. Fakat nişanlısı Inez (Rachel McAdams) Gil’in Paris konusundaki heyecanını paylaşmaz. Gil bir gece Paris sokaklarında yalnız başına gezerken önünde klasik bir araba durur. Arabanın arka koltuğundaki üzerlerinde 1920’lerin kıyafetleri olan bir çift Gil’i arabaya davet eder. Gil, Woody Allen’ın zaman makinesi klasik otomobile binerek 1920’lere gider…

Sonrasında Gil; Cole Porter (Amerikalı şarkıcı ve besteci), Zelda ve F. Scott Fitzgerald’lar, ünlü yönetmen Luis Blunel, Salvador Dali, Pablo Picasso, Ernest Hemingway gibi dönemin Paris’te yaşayan entelektüelleriyle tanışacaktır. Hatta yazmakta olduğu romanını değerlendirmesi için ünlü yazar Gertrude Stein’a verecek, Pablo Picasso’nun metresi Adriana’ya (Marion Cotillard) âşık olacaktır…

Bu arada filmde çok kısa görünmesine rağmen Adrian Brody, Dali rolünde kesinlikle muhteşem…

Eğlenceli, sıcacık bir film… 

3. Terminator 2: Mahşer Günü (Terminator 2: Judgement Day, 1991)





"Hasta la Vista Baby!" repliğini tüm dünya dillerine sokan film...

Aslında benimki gibi birazcık kişisel olmayan benzer listelere bu serinin tüm filmleri girebilir. Fakat listeyi ben yaptığım için bu tip seri filmlerden sadece birini seçiyorum. Ve bence de bu serinin kesinlikle en iyi filmi budur…

Bu filmin konusunu bilmeyen var mı? Sanmıyorum. Eğer varsa da bu yazıyı listenin 3. sırasına kadar merak edip de okumaz zaten diye düşünüyorum...

Filmin yönetmeni James Cameron. Aynı zamanda üstat Titanic, ve Avatar’ı da yönetmiştir. Ayrıca Terminator serisinin 1984 yapımı ilk filmi de onundur  –ki o da gerçekten muhteşem bir filmdir-.

Bir önceki filmde kötü ama şimdi iyi Cyborg rolünde Arnold Schwarzenegger’in bence oldukça iyi iş çıkardığı filmde Sarah Connors rolünde Linda Hamilton ve John Connor rolünde de Edward Furlong var. Filmin kötü karakteri, prototip bir Terminator olan T-1000 rolünde ise Robert Patrick…

Çekim maliyeti çekildiği dönem için bir rekor sayılabilecek 95 milyon Dolar olan filmin doğal olarak görsel efektleri de mükemmeldir.

Kesinlikle bu listede olması gereken bir film…


2. 12 Maymun (Twelve  Monkeys; 1995)





1996 yılında ölümcül virüs nedeniyle yeryüzünde yaşayan 6 milyar insan ölmüştür. Geride kalanlar ise dünya yüzeyi hala ölümcül virüs içerdiğinden yer altında yaşamaktadırlar. 2035 yılında bilim adamları dünyayı bu hale getiren virüs salgınının kökenini araştırmak için geçmişe mahkûmları gönderirler. James Cole isimli mahkûm da (Bruce Willis) çok istemese de suçunun affedilmesi karşılığında geçmişe gönderilmeyi kabul eder. Salgının başlamasından sorumlu olduğu düşünülen gizemli 12 Maymun Ordusu örgütünü araştıracaktır.

Cole yanlışlıkla 1990 yılına, salgının 6 yıl öncesine gönderilir. Doğal olarak da, gelecekten geldiğini iddia edecek herkes gibi kendini akıl hastanesinde bulur. Burada daha sonra ona inanacak tek kişi Dr Kathryn Reilly (Madeleine Stowe) ve tedavi görmekte olan Jeffrey Goines (Brad Pitt) ile karşılaşacaktır.

Filmin bir anında Dr Kathrin Reilly’nin şu sözleri film süresince Cole’un içinde bulunduğu ruh halini anlatır adeta; “Yunan efsanelerinde Cassandra lanetlenmiştir. Geleceği görebilmektedir ama kimse bu söylediklerine inanmaz. Böylece olacak kötü şeyleri bilip elinden bir şey gelmemesinin ıstırabını yaşar… “

Filmin yönetmeni Terry Gilliam ki yönettiği filmlerden 2’sini daha çok severim; 1998 yılı yapımı Las Vegas’da Korku ve Nefret (Fear and Loathing in Las Vegas) ve 1985 yapımı Brazil

Bu filmde bir de Brad Pitt kelimenin tam anlamıyla döktürmüştür ve adeta "sadece yakışıklı değilim çok da iyi bir aktörüm" mesajı verir. - Bu arada Brad Pitt bu filmdeki rolüyle En iyi yardımcı erkek oyuncu ödülüne adaydı. Herhangi başka bir yıl kesinlikle Oscar'ı alabilecekken maalesef o yılki rakibi Kevin Spacey'di; Olağan Şüpheliler'in (The Usual Suspects) Keyser Söze'si... -

Dikkatli izlediğinizde zaman geçişleri arasına yerleştirilmiş detayları yakalamaktan keyif alacağınız 12 Maymun, bence tartışmasız zaman yolculuğu üzerine yapılmış gelmiş geçmiş en iyi filmlerdendir. Hatta filmin Astor Piazzola’nın Libertango’sundan alınan tema müziği bile pek hoştur… Merak edenler için işte link'i

1.  Geleceğe Dönüş (Back to the Future, 1985)






Listemin en iyi filmi. Geleceğe Dönüş’ten daha iyi bir zamanda yolculuk filmi yapılabilir mi acaba? Sanmıyorum. Üstelik sinema tarihinin en güzel zaman makinesi bile bu filmdedir; bir Delorean yani DMC-12 marka spor otomobil…

Ayrıca çoktan kült mertebesine ulaşmış film unutulmaz sahnelerle doludur. Sözgelimi; Marty’nin Johhny B. Goode’u çaldığı sahne unutulabilir mi? Hani orkestra elemanlarından birinin Marty’nin çaldığı şarkıyı,  “Hani aradığın yeni sound vardı ya? Dinle bunu…” diyerek kuzenine dinlettiği sahne. Telefonun diğer tarafında, hatta şarkının bestecisi Chuck Berry vardır... Rock’n Roll tarihinde bu şarkıyla çığır açan Chuck Berry. Ya da yine aynı sahnenin sonunda yaptığı sert gitar solonun karşısında donup kalan kalabalığa söylediği şu sözler; “Sanırım sizler henüz buna pek hazır değilsiniz ama çocuklarınız bayılacak…” (Bu da meraklısına malum sahnenin link'i)

Bunun gibi bir neslin hafızasına kazınmış bir sürü eğlenceli sahne vardır bu filmde. Bu eğlenceli sahneler yıllarca benim kuşağın sohbetlerinde yeniden anlatılmış, hatırlanmış ve bu filme gönderme yapan espriler hep popüler olmuştur.

Aslında Robert Zemeckis’in yönettiği serinin her 3 filmi de zamanda yolculuk konulu herhangi bir en iyi filmler listesine girebilir. Fakat Terminatör serisinde olduğu gibi burada da kendi listeme sadece bir tanesini almak istedim…

Filmin önemli 2 oyuncusu şu anda Parkinson Hastalığıyla mücadele eden Michael J. Fox ve Dr. Emmett Brown rolüne harika oturan Christopher Plummer.

İmdb’nin en iyi film listesinde 8,5 puanla 46. sırada yer alan bu film bence de sadece zaman yolculuğu üzerine yapılmış değil bence sinema tarihinin en iyi filmlerinden biridir…

...

Gelecek Program; "Sıradan bir Sinemaseverden Seyahat üzerine yapılmış En iyi 10 Film listesi"