21 Ocak 2014 Salı

Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı ve Seyahat Etmek üzerine…



(Yazıda filmin konusu ile ilgili ayrıntılar mevcuttur, izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız, okumadan önce yeniden düşünün derim. "Spoiler Alert" yani...)



Dün Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı filmini izledim. Ben Stiller’in hem yönetip hem de Walter Mitty rolünü üstlendiği filmin diğer oyuncuları Sean Penn ve Kristen Wiig. Filmin uyarlandığı, James Thurber’in 1939 yılında yazdığı aynı adlı ünlü kısa hikâyesini, Bornova Anadolu Lisesindeki İngilizce derslerimden hayal meyal hatırlıyorum. Fakat hayal meyal hatırladığım kadarıyla bile filmin uyarlandığı hikâye ile pek bir benzerliği yok açıkçası. 

Film, Life dergisinde negatif fotoğraflardan sorumlu müdür olarak çalışan Walter Mitty’nin öyküsü. Walter Mitty sıkıcı hayatı içerisinde sık sık hayallere dalıp gitmekte ve bu fantastik hayallerinde kendisini bir kahraman olarak düşlemektedir. Çoğu zaman hayallerinde de yer alan, âşık olduğu ama bir türlü açılamadığı Cheryl da (Kristen Wiig) kendisi gibi Life dergisinde çalışmaktadır ve her ikisi de çok yakında işsiz kalacaklardır. Çünkü dergi artık sadece internet üzerinden yayın yapacağından kapanmak üzeredir. Çıkaracakları bir sonraki sayı derginin basılı son sayısı olacaktır.

Diğer taraftan derginin maceraperest foto muhabiri Sean O’Connel (Sean Penn), birbirleriyle hiç karşılaşmış olmasalar da uzun yıllardır Walter ile oldukça uyumlu bir şekilde çalışmaktadır. Çektiği fotoğrafların negatiflerini son kez Walter’a gönderen O’Connel, yıllardır ortaya çıkardığı harika iş karşısında duyduğu minneti göstermek için de Walter’a hediye bir cüzdan gönderir. Negatiflerle birlikte gelen notta da şöyle yazmaktadır; “25 numara şu ana kadarkilerin en iyisi; Life’ın en mükemmel örneği…”

Fakat bir sorun vardır. O’Connel’in sözünü ettiği 25 numaralı negatif kayıptır. Derginin son sayının kapağında yer alacak olan 25 numaralı negatifin peşine düşen Walter, ulaşılması oldukça zor biri olan O’Connel’ı bulmaya çalışacaktır.

O’Connel’i bulmak için Grönland’ın Nuuk şehrine giden, bir helikopterden suya atlayan, köpekbalığı saldırısından kurtulup çıktığı gemiyle İzlanda’ya giden, Eyjafjallajokull yanardağının patlamasından kılpayı kurtulan Walter, O’Connel’i bulamadan New York’a geri döner. Ardından O’Connel’ın kendisi için bıraktığı ipuçlarını birleştirip, yeniden yola düşer ve Afganistan’a kadar gidip O'Connel'ı Himalayalarda, bir Kar Leoparının fotoğrafını çekmek için beklerken bulur.

Mutlu sonla biten romantik komedi Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı güzel bir film, tavsiye ederim. Ayrıca iyi de bir yol filmi. Yukarıda özetini verdiğim filmi izledikten sonra yollara düşmek, seyahat etmek veya gezgin olmak üzerine düşündüm biraz. Neden seyahat ediyoruz sorusuna yanıt aradım. “Seyahat etmek özgür olmaktır”, “Seyahat etmek farklı kültürleri tanımaktır” veya “Seyahat bir yaşam biçimidir” gibi havalı ama bence içi boş klişeleri bir kenara bırakırsak neden yollardayız, neden seyahat ediyoruz sahi? 

Sıklıkla filmlerden ve kitaplardan öğrendiğimiz mekânlara gideriz mesela. Shantaram’ı okuduktan sonra yeniden alevlenen Hindistan sevdam ve kitapta geçen Ayakta Duran Adamlar’ı bulma hayalim gibi. Pek çok gezgine ilham verip, onları yollara düşüren bir sürü film sahnesi yok mudur? (Hatta bu konuda bir yazı bile yazmışlığım vardır, Gezginlere İlham veren Fimler, bkz)

Kimi zaman hayran olduğumuz bir sanatçının ya da idealimizdeki bir kişiliğin peşine takılır seyahat ederiz. Sırf Frida Kahlo’nun Mavi Ev'ini görmek için Meksika’ya gidenler tanıdım ben. Ya da Che’nin Motosiklet Günlüğü’ndeki rotasını yapmanın hayaliyle yaşayan motorcular. Bazen de Gezginlerin kutsal mekânlarına gideriz. Bu mekânlara bizi götüren diğer gezginlerin anlattıklarıdır; Angkor Wat’ı görmek için Kamboçya’ya, Tac Mahal için Hindistan’a veya Machu Picchu için Peru’ya gideriz. Bazen seçtiğimiz meslek nedeniyle seyahat ederiz; ufkunu geliştirmek için Barcelona’ya veya Brasilia’ya giden mimarlar gibi sözgelimi. Kimi zaman da sadece, hoşça vakit geçirmek,  tatil yapmak için seyahat ederiz; fiyatı uygundur bir bayram tatili atlar Yunan Adalarına gideriz mesela. Hatta bazen seyahat etme nedenimiz sadece gideceğimiz ülkenin vizesiz olmasıdır; vize istemezken Hırvatistan’a gitmeyenimiz kalmış mıydı? Bazen de tutkularımız yollara düşürür bizi; Fotoğraf çekmek tutkumuzdur ve tek bir karenin uğruna atlayıp dünyanın öbür ucuna gideriz. Diğer bir taraftan yerel lezzetleri denemek için seyyah olan doğuştan gurmelerimizin sayısı da az değildir.

Yaşamlarımızdaki yeni ve mutlu başlangıçlar bir diğer seyahat nedenidir bazen; balayımız için Paris’e veya Tayland’daki o muhteşem Koh’lardan birine gideriz. Kimi zaman uzatılmış bayram tatillerinin favori destinasyonlarına seyahat ederiz; Avrupa şehirlerini üçer üçer gezeriz. Hatta sadece Facebook’da fotoğraf paylaşmak veya Twitter’daki takipçi sayısını arttırmak için yollara düşenimiz bile vardır eminim… Ve bazen aklınızda takılı kalan küçük bir imge bile olabilir seyahat nedenimiz; Peru’yu aklıma düşüren şeyin henüz küçük bir çocukken bana hediye edilen yapboz  dünya haritası üzerindeki Machu Picchu resmi olması gibi… 

Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı'na gelirsek; filmin kahramanının seyahat etmek için farklı bir amacı var. Walter, O’Connel’ın kendisine bıraktığı ipuçlarını takip ederek kayıp 25 numaralı karenin peşinden gidiyor. Ve bu yolda da adeta kendini aşıyor, olmak istediği gibi, hayal ettiği gibi biri oluyor. Zorlandığı anlarda da yine hayalleri destek oluyor. Grönland’da Nuuk’daki barda sarhoş pilotun kullandığı helikoptere binemezken yine kendini hayaller içinde bulması gibi. Bu kez sevgilisi Cheryl hayalinde ona David Bowie’nin “Space Oddity” şarkısını söyler… Sözleri, yer kontrol (Ground Control) ile uzay kapsülündeki astronot, Binbaşı Tom arasındaki diyalog olan şarkı Walter’a güç verir ve kalkmakta olan helikoptere son anda kendini atar.

Walter sonunda hedefine ulaşır ve O’Connel'ı Himalayalarda bir Kar Leoparının fotoğrafını çekebilmek için beklerken bulur. Kayıp 25 numaralı negatifi bulmak uğruna çıktığı bu seyahatte Walter, aslında kendini keşfetmiş, gerçekte kim olduğunu bulmuştur. Ve gerçek Walter da olmak istediği kişidir, hayallerindeki gibi biri; cesur maceraperest ve başkalarının yapamayacağı pek çok şeyi yapabilen biri. Babasının bir zamanlar ona hediye ettiği seyahat günlüğünün boş sayfalarını veya üye olduğu çöpçatanlık sitesindeki profilini doldurabilecek bir sürü şey; helikopterden suya atlamak, köpekbalığı saldırısından kurtulmak, patlamak üzere olan bir Yanardağa doğru bisiklet sürmek, Himalayalarda birlikte yürüdüğü 2 Şerpa tarafından kutsanmak, Afgan Savaş Lordlarına kek ikram etmek veya 5400 metrelerin üzerinde soluk soluğa yürürken fazlasıyla üşümek gibi şeyler.  

Sonunda New York’a geri döndüğünde Walter Mitty artık eski Walter değildir. Kayıp fotoğraf karesini bulmak üzere çıktığı seyahatte kendisini bulmuştur. Gerçi sonuçta ulaştığı 25 numaralı negatifte de o vardır ama Life’ın son sayısının kapağında yayımlanana kadar Walter o fotoğrafa bakmaz bile. Çünkü Fotoğraf önemli değildir, önemli olan Walter’ın kendi içine yaptığı seyahattir. Artık her şey farklı olacaktır ve Walter  yan yana yürürken uzanıp sevgilisi Cheryl’ın elini tutabilecek kadar kendine güveniyordur. Üstelik de hayallerinde de değil, gerçek hayatta…

Film sona erdiğinde Walter Mitty’yi kıskandım açıkçası. Kıskanma nedenim de seyahat günlüğüne yazdıkları, yani malum fotoğrafın peşinden giderken yaşadıkları değil. Filmdeki muhteşem Grönland veya İzlanda manzaraları da değil. Kıskandığım tamamen farklı bir amaçla bile olsa çıktığı seyahatin sonunda kendini bulması. Keşke hepimiz çıktığımız seyahatlerde kendimizden en azından bir şeyler bulabilsek…

Son olarak, filmden hatırımda kalan, çok sevdiğim bir sahneyi de paylaşmak isterim;

Walter, Himalayalarda O’Connel'ı bulduğunda, O’Connel önünde büyük bir teleobjektif olan fotoğraf makinesinin arkasında oturmuş Kar Leoparını beklemektedir. Ardından Leopar ortaya çıkar. Bir süre ikisi de sessizce hayvanı izlerler. Walter sorar; “Ne zaman çekeceksin?”. O’Connel yanıtı şöyledir; “Bazen çekmem. Eğer o anı seversem, yani kişisel olarak, kameranın o anı bozmasını istemem. O anı yaşarım, o anın içinde kalırım”

O’Connel’ın anlattığı kameranın bozmasını istemediği o anları benim de yaşadığım oldu. Görmeyi çok istediğim, hayalini kurduğum bir mekânı ilk gördüğüm anlarda hemen makineme davranmaktansa bir süre o anın tadını çıkardım hep…

Makinenize davranmaktansa tadını çıkaracağınız anlarla dolu ve kendinizden bir şeyler bulabileceğiniz seyahatler dilerim.

1 yorum: