21 Ekim 2014 Salı

Afrika Günlüğü 1


Namibya Botsvana ve Zimbabve Seyahat Notları



Ekim 2014’de bazılarıyla Bhutan’a, bazılarıyla Güney Amerika’nın da güneyine gittiğim, bazılarıyla da kim bilir nereye gideceğim güzel insanlarla birlikte çıktığım Nar Gezi’nin Namibya Botsvana ve Zimbabve turundan izlenimlerimdir...






Neden Afrika?
Neden Namibya, Botsvana ve Zimbabve?

Gerçekten bilmiyorum. Önceden seyahat yazılarıma aşina olanlar hatırlayacaklardır, genellikle gittiğim ülkelerle, şehirlerle ilgili bana ilham veren filmler veya kitaplar vardır. “Falanca filmi izlediğimden beri o diyarlara  gitmek hayalimdi...” gibi cümleleri sık kullanırım. Fakat bu kez bana ilham veren hiçbir şey anımsamıyorum. Hatta yazının başında ismini saydığım ülkelerden herhangi birinde geçen bir film bile izlemedim, yanlış anımsamıyorsam.

Ve bir itiraf –ki birlikte seyahat ettiğim arkadaşlarım söylemek üzere olduğum şeyi okuduklarında büyük ihtimal hafiften bozulacaklardır- Afrika benim ikinci tercihimdi. Diğer alternatif Güney Amerika’ya (Venezuela, Ekvador ve Kolombiya), program işlerimin en yoğun olduğu döneme denk geldiği için gidemedim. Diğer taraftan ben yavaş yavaş da olsa tüm dünyayı gezme hayali kuranlardanım. Dolayısıyla Afrika kıtasının herhangi bir noktası benim için tabii ki çok heyecan verici, hele de ilk seyahatte. (İzninizle seyahat özgeçmişimdeki kısacık Kahire seyahatini Afrika olarak saymıyorum...)

Dolayısıyla geçtiğimiz 4 Ekimde, gece yarısını az geçe İstanbul’dan Johannesburg’a doğru THY’nin devasa Airbus’ı içinde uçarken heyecanlıydım tabii ki ama dersime çok da iyi çalışmamıştım açıkçası. Sadece tur programına göz gezdirmiş bir de bilgisayarıma Lonely Planet’in Botswana ve Namibia’sını pdf olarak indirmiştim. (İsteyenlere gönderebilirim bu arada, bana ulaşın...)



Seyahatnameye başlamadan önce, yolculuk öncesinde ve sonrasında çok sık karşılaştığım “Abi, Oralarda Ebola Mebola vardır, korkmadın mı?” sorusuna yanıt vermek istiyorum.

“Hayır korkmadım...”

Ebola’dan neden korkmadığımı anlatmak için önce biraz coğrafyadan söz etmek lazım...

Nedense, Afrika dediğiniz zaman pek çok insanın kafasında beliren, kocaman bir kıta değil de tek bir ülke sanki; dünya haritasında ilk bakışta göze batacak boyutlarda yer kaplayan, büyükçe bir ülke; ABD, Brezilya veya Hindistan gibi sözgelimi. Oysa Afrika çok büyük; tam 32,2 Milyon kilometrekare. Dünyanın ikinci büyük kıtası.

Afrika ne kadar büyük?


Ebola salgını en fazla Orta Afrika’daki 3 ülkeyi, yani Sierra Leone, Liberya ve Gine’yi etkiliyor. Bunlardan hastalığın yaygın olarak görüldüğü Sierra Leone’nin başkenti Freetown benim bu seyahatteki ilk durağım Namibya’nın başkenti Windhoek’e 4782 kilometre mesafede. Freetown İstanbul arası ise 5507 kilometre. Yani, salgın bölgesi Namibya ve Türkiye’ye neredeyse eşit uzaklıkta.

Ayrıca “teorik olarak” ABD veya İspanya’ya seyahat etmek bile daha tehlikeli. Keza İspanya ve ABD’de saptanmış Ebola vakaları varken Namibya, Botsvana ve Zimbabve’de yok...

Ve son olarak bir Türk Büyüğünün de dediği gibi; “Ebola göründüğü kadar kötü değil, bulaşınca öldürüyor...” İnanmıyorsanız buyrun izleyin; işte size link...

Tabii ki bir hekim olarak da 1-2 söz etmek lazım.

Hekim olarak seyahat öncesinde Ebola’yı çok da kafaya takmamamın iki önemli nedeni vardı.

Birincisi virüsün bulaşması için mutlaka bir Ebola hastası ile temasın gerekli olması. Hastalık Ebola virüsü taşıyan birinin kanı, kusmuğu, dışkısı gibi vücut sıvılarıyla, yaralı cilt, ağız ya da burun üzerinden doğrudan bir temas olmadıkça bulaşmıyor... Hasta olduğu bilinen kişilerden uzak durmak yeterli anlayacağınız.

İkincisi de hastalık kuluçka süresi boyunca bulaşmıyor. Yani virüsü kapıp da hastalık belirtilerinin henüz ortaya çıkmadığı o “sinsi” süre boyunca bulaştırıcı değil. Demek istediğim uçakta yanınız oturan siyahi yolcu Sierra Leone’den bile geliyor olsa, eğer öksürmüyor ve hapşırmıyorsa veya yol boyunca kusmadıysa korkmayın...

Benim bu seyahatte önemsediğim ise Ebola falan değil Malarya idi; yani bildiğiniz Sıtma. Bizim programda da yer alan Botsvana’nın kuzeyi sıtma açısınan yeryüzündeki en riskli bölgelerden biri. Her ne kadar bizim gittiğimiz dönem, Kasım ve Haziran arasındaki yağmurlu mevsim kadar Sıtma açısından riskli olmasa da yine de tedbirli olmakta fayda var.

İnternette seyahat sağlığı ile ilgili tüm sitelerde bulabileceğiniz korunma önerisini ben de uyguladım; günlük 100 mg Doksisiklin; yani günde bir kez Tetradox kapsül. Sıtma riski olan bölgeye gitmeden 2-3 gün önce başlıyorsunuz ve seyahatiniz boyunca ve döndükten sonra 1 hafta daha kullanıyorsunuz. (Klasik bilgi olarak seyahat sonrası 4 hafta devam edilmesi gerektiği söyleniyor bu arada, fakat yağmurlu mevsimde gitmediyseniz ve de ısırılmadıysanız pek gerek yok bence, ama karar sizin...)

Bir küçük not daha; seyahat sitelerinde sözü edilen Sıtma’dan koruyucu diğer  ilaçları (Meflokin, Klorokin vb) bulmanız çok zor, hiç uğraşmayın.

Ve tabii ki en önemli korunma yöntemi hastalığı size taşıyan sivri sinekleri bedeninizden uzak tutmak olmalı. Kokusundan hoşlandığınız herhangi bir sinek kovucu spreyden bol miktarda yanınızda olsun derim.

Bu kadar hastalık muhabbetinden sonra artık seyahatle ilgili bir şeyler yazmaya başlamalı değil mi?

Az önce Afrika büyük diye bir sürü şey yazdım ya, işte bunu daha seyahatin başında Johannesburg’a uçarken fark ediyorsunuz; uçuş tam 9,5 saat sürüyor. (Ve evet itiraf ediyorum, 4. saatten sonra gezginliğin ruhuna ihanet edip daha zengin olup Business Class’da uçma hayalleri kurdum...)

Johannesburg’un modern O.R Tambo Havalimanından sadece birkaç saatliğine de olsa Güney Afrika Cumhuriyetine giriş yapıyoruz. Valizleri aldıktan sonra Terminal A’dan Terminal B’ye geçip Namibya’nın başkenti Windhoek’e doğru yola çıkacağız. Terminal A’dan B’ye dediysem, gözünüzde büyütmeyin, sadece ortada büyükçe yuvarlak bir alan bile birbirine bağlanmış iki ince uzun bina... Rehberimiz Uraz ile Ben Windhoek’e farklı bir uçakla gidiyoruz. Grubun kalanı Air Namibia ile saat 12.10’da uçarken bizim British Airways uçağımız 15 dakika daha erken. Yani acele etmeliyiz. Uraz grupla ilgilenirken Ben de check-in için British Airways kontuarına yöneliyorum. Ve bulamıyorum. Ben etrafımdaki tabelalara bakarken görevli gibi görünen biri yaklaşıp “Nasılsınız? Yardımcı olabilir miyim, Sir?” diyor. Ben de British Airways deskini aradığımı söylüyorum. Hemen kolumdan tutup benimle yürümeye başlıyor. Yol boyunca sohbet ederek, hızlı adımlarla ilerliyoruz. British Airways terminalin diğer ucunda. İyice yaklaştığımızda bana “Artık Bana birkaç dolar verirsin, değil mi Sir?” diyor. Biraz pazarlıkla 5 Dolardan 3 Dolara iniyorum. Teşekkür edip gidiyor. Daha sonra bunun Johannesburg Havalimanında olağan bir iş kolu olduğunu fark ediyorum.

(Aynı durumda dönüşte bu numarayı yemedim ama. Tecrübeliydim ne de olsa, bir sürü yardım talebine karşı direndim ve THY kontuarını kendim buldum, 3 dolar yani bugünkü kurla neredeyse 7 TL kazançlıyım!)

Yaklaşık 2 saatlik uçuşun ardından ulaştığımız Namibya’nın başkenti Windhoek’un Hosea Kutako Havalimanı terminal binasına, elinde uzaktan ateşimizi ölçen bir cihazla bizi karşılayan sağlık görevlisine “Hello” diyerek giriyoruz. Sağlık görevlisinden hemen önce uçaktan binaya öylece yürürken bizi karşılayan ise cidden sıcak hava. Pasaport kontrolü sırasından sonra, duvarında ülkenin Cumhurbaşkanı ve Başbakanının kocaman fotoğraflarının asılı olduğu küçük bir ofisin önünde Namibya Vizesinin pasaportlarımıza işlenmesi için bekliyoruz. Kibar bir görevli Nar Gezi’nin önceden aldığı fotoğraflı vize belgelerini topluyor, pasaportlarımıza birer kaşe basıp üzerini dolduruyor. Bunu yaparken de tek tek hatırımızı soruyor.

Terminal binasından çıkmadan önce para bozduruyoruz. Bloğuma biraz da işe yarar bilgiler koymak adına para konusunda bilgi vereyim; Namibya’nın para birimi Namibya Doları (NAD) ve 1 Amerikan Doları hemen hemen 11 Namibya Doları ediyor. Ülkede Güney Afrika Cumhuriyeti Rand’ı ile her yerde alışveriş yapabilirsiniz hatta benim gibi farkında bile olmadan, ama Dolar veya Euro kabul edilmiyor. Kredi Kartını ise ben otellerde ve hediyelik eşya satan bir iki mağazada sorunsuz kullandım.

Havalimanı çıkışında bizi karşılayan Namibya’da bizimle birlikte olacak yerel rehberimiz Pendy ve şöförümüz Philippe. 

Havalimanından çıkıp yaklaşık 45 km mesafedeki kent merkezine ulaştığımızda saat 16 civarındaydı. Yorgunuz. Doğrudan otelimiz Safari Court Hotel'e geçiyoruz. Akşam yemeğine daha vakit var, otelin havuz kenarındaki şezlonglardan birinde uzanıp uyukluyorum. Otelin diğer müşterilerinin neredeyse tamamı Almanlar, sanırım biri bana tatilde bile Antalya’yı unutturmak istemiyor.

Safari Court Hotel Havuzbaşından, gün batımından hemen önce...


Yolda gelirken otobüsümüzün –kamyonumuzun- penceresinden gördüklerimle  yaklaşık 350 Bin nüfuslu Başkent Windhoek hakkındaki ilk izlenimim; burası kafamdaki Afrika imajından çok uzak, oldukça modern ve çok da sıkıcı görünüyor...

Sokaklar sıkıcı görünse de akşam yemeği için gittiğimiz Joe’s Beerhouse (Joe’nun Bira Evi)  oldukça eğlenceli bir mekan. Henüz saat 7 bile değilken inlerle cinlerin top oynadığı Windohoek caddelerinde bir 15 dakika kadar dolandıktan sonra vardığımız Restoran tıklım tıklım turist dolu; ve evet çoğunluğu Alman. Bu arada Pendy sokakların Cumartesi olduğu için bu kadar tenha olduğunu söylüyor. "Siz bir de Pazar’ı görün” demiyor ama, der gibi gülümsüyor. Ertesi sabah görüyoruz...

Joe’s Beerhouse büyük, her köşedeki dekorasyon için kullanılan bir sürü ilginç objeyi yakından görmek için dayanamayıp yerinizden kalkıp şöyle bir gezdiğiniz mekanlardan.

Joe'nun menüsünde bol miktarda av eti var. Buralarda av etlerine genel olarak “Game Meat” veya sadece “Game” deniyor. Gezinin sonrasında da hemen tüm restoranlarda karşımıza çıkacak lezzetli Game biftekleriyle de ilk kez bu restoranda karşılaşıyoruz; birer Antilop cinsi olan Oryx ve Kudu etleri. Tabii ki yanında hiç de fena olmayan Windhoek Birasıyla...

Seyahat öncesinde Afrika’ya gideceğimi duyan hemen herkes önce Ebola sonra da yemeklerle ilgili bir yorum yapmıştı. “Aç kalırsın, ne güzel kilo verirsin” benzeri yorumlar. Fakat kesinlikle bırakın aç kalmayı tıka basa lezzetli yemekler yiyorsunuz. Hemen tüm Game etleri, Devekuşu eti ve hatta Timsah eti bile hiç fena değil. Tıka basa kısmını açıklamak için ise aşağıda fotoğrafını paylaştığım menüde “Türk” kayısısıyla servis edilen Game Fillet Kebab’ın miktarına bakar mısınız?; 400 gram...

Menü'ye göz atmak isteyen?

Game Fillet Kebab

Joe's Beerhouse'dan...

Sahi ne zamandan beri?

Sığır etinden bildiğimiz Biftek ve Windhoek Birası

Joe’s Beerhouse’da yiyip içtikten sonra otele dönüyoruz. Önceki geceyi ekonomik sınıfın koltuklarında geçirdikten sonra yeniden yatakta uyumak iyi geliyor.

...

Ertesi sabah başkent Windhoek’e şöyle bir göz attıktan sonra ülkenin batısında, Atlantik Okyanusu kıyısındaki şehri Swakopmund’a doğru yola çıkacağız, yaklaşık 280 kilometre...

Son not: Fazla fotoğraf yok, henüz çok fazla Afrika da yok ama sadece ilk günü anlattım, ilk yazının günahı olmazmış.


Sürecek

4 yorum:

  1. Caglar cok tesekkurler...gezdigimiz gibi keyifle okudum...

    YanıtlaSil
  2. Fillerin resmi (tek fotoğraf) ile bile sergi açılabilir. Hakikaten şaheser.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Fatih Hocam çok teşekkür ederim. Şanslı bir kareydi. O fotoğrafın bir de öyküsü var, yeri gelince anlatacağım...

      Sil
  3. Selamlar Çağlar bey, mükemmel bilgiler. Diğer yazılarınızı da okuyorum. Ebola açıklaması ve diğer bilgiler beni gitmeye özendirdi. Yalnız ben tek başıma gideceğim. Harikasınız. Hız kesmeden yazmaya da devam lütfen. Teşekkürler.

    YanıtlaSil