30 Mayıs 2015 Cumartesi

Küba Notlarım 2

Santa Clara, Che'nin Mozolesi ve
Küba Devrimi 



"Küba gibi olmayan Küba" Varadero’da harika zaman geçirdiktan sonra, sabah erkenden gerçek Küba’ya doğru yola çıktık. Rotamız Santa Clara üzerinden Trinidad de Cuba.

Varadero'ya 182 kilometre mesafedeki Santa Clara, Küba devrimi ve dolayısıyla Kübalılar için çok önemli bir şehir... Çok önemli çünkü Küba Devriminin son zaferi burada kazanılmış. Ve bu 182 kilometre hakkında küçük bir not; yollar güzel, manzara keyifli ve şoförümüz hız sınırını asla aşmıyor, cezası çok fazlaymış.

Tam burada kısacık bir Küba Devrimi Özeti geçmek istiyorum, meraklılara ve Küba’ya gidecek olanlara...

Devrim öncesinde bu güzel adayı yöneten "kötü" adamımız Fulgencio Batista’dır.

1952 yılının Mart ayında Batista bir darbe ile yönetimi ele geçirir. Hiç şüphesiz  bu dünyada yapılmış neredeyse tüm darbelerde olduğu gibi bunda da Amerika’nın desteği arkasındadır. Batista başa geldikten sonra Küba Halkını boş verip ülkeyi Amerikan ve İngiliz şirketlerine peşkeş çeker. Bildik hikaye yani. Batista ve etrafındaki bir grup insan gittikçe zenginleşirken Küba halkı da gün geçtikçe fakirleşir. 


Batista (sağda) ve Amerikan Büyükelçisi Earl Smith

İşte tüm bu ahval ve şerait içinde Küba devrimi 26 Temmuz 1953’de 100 kadar gerillanın Santiago şehrindeki Moncada Kışlasına saldırmasıyla başlar. Fakat saldırı başarısız olur ve aralarında Fidel ve Raul Kardeşlerin de olduğu gerillalar çok fazla kayıp verirler. Sağ kurtulanlar da yakalanır ve yargılanırlar. Sonradan Devrimi gerçekleştirecek olan Fidel Castro'nun başında olduğu Gerilla Örgütünün ismi de buradan gelir; 26 Temmuz Hareketi, "Movimiento 26 de Julio"...

24 Mayıs 2015 Pazar

Küba Notlarım 1


Küba’ya o kadar çok giden ve o kadar çok Küba’yı yazan var ki. Sanırım bu güzel ülke hakkında yazılmadık cümle, çekilmedik fotoğraf kalmamıştır. 
Nihayet ben de Küba’ya gittim, hem de 1 mayıs’ta oradaydım. İşte bunlar da benim izlenimlerim. Büyük ihtimal farklı bir şey söyleyemeyecek olsam da...


Girizgah 




Aslında Küba'yı yazmaya gece son uçakla İstanbul’a, ertesi sabah da Küba’ya uçacağım o Cumartesi günü başladım sayılır.

Gündüz saatlerinde kızımı dans dersinden almayı beklerken Antalya’da Starbucks’ın birinde oturmuş, 300 miligram kafeinle yüklü extra Espresso ilaveli Grand Caffe Americano’mu içiyor internette kişisel bloglarda Küba hakkında yazılanları okuyordum.

Küba’ya methiyeler düzen “eski toprak” romantik devrimcilerin yazdıklarına baktım. Ardından da Küba’yı "Fakirlik diz boyu, o yok bu yok" mealinde cümlelerle yerin dibine batıranlara. Sonra “en iyisi kendi gözlerimle görmek” deyip blogları okumayı bıraktım ve bilgisayarımı kapatmadan önce The World Clock isimli siteye girip kolumdaki saati, bizimkinden 7 saat gerideki Havana zamanına göre değiştirdim.

...

Starbucks’da oturduğum o Cumartesi gününün (26.Nisan.2015) hemen ardından, Seyyahhane’den Sevgili Sinan’la birlikte Küba’ya gittim. Yani Turla. Yazının buradan sonrasını “Turla gidene turist derler, gezgin olmanın şartı ise tek başına gezmektir” gibi son derece “derin” fikirleri olanlar okumasınlar lütfen. (Hatta bu konuda yeri gelmişken harika bir de makale önermek istiyorum; Sevgili Güneş Akdoğan’ın Adım Adım Seyahat isimli sitesinden “Turist ve Gezgin Kime Denir” isimli makalesi. İşte link’i...)

Ve eğer kimilerine göre “gezgin sayılmayacak” olan bendeniz tarafından yazılmış bu seyahatnameyi okumaya karar verdiniz, devam ediyorsunuz madem bir uyarı daha yapayım. Önceden yazdıklarıma aşina olanlar bilirler ki, benimkisi sadece kişisel gözlemlerimi, gitmeden ve özellikle de gidip geldikten sonraki okumalarımdan, araştırmalarımdan, izlediklerimden aklımda kalanları paylaştığım “kişisel” bir seyahatname. Yani bir seyahat rehberi değil. Büyük ihtimal Havana’dan Santa Clara’ya nasıl ve kaça gidilir gibi bir sorunun yanıtını burada bulamazsınız, ama Santa Clara’daki Che’nin anıt mezarı hakkında büyük olasılıkla bir sürü şey yazacağım...

...

Çok sıkıcı bir girizgah olmaması adına "aperatif" birkaç fotoğraf, arz ederim efendim;


Santa Clara, Che'nin Mozolesinden

Havana, Plaza de Revolucion.
Devrim Meydanı, Jose Marti Anıtı
(Haklısınız, kabloyu yok etmek iyi bir fikir olabilirmiş...)

Önceki fotoğraftaki Jose Marti Anıtının tam karşısı; İç İşleri Bakanlığı Binası ve
 eskiden Havana denildiğinde ilk aklıma gelen Che'nin rölyefi.

Trinidad, Plaza de Armas

Trinidad, ortalıkta dolaşan fotoğraf makineli turistler sayesinde
biraz olsun dersten kaytaran öğrenciler

Sokaklarda öylece yürürken bizi görüp içeri davet eden
emekli Dr Jose de Luis'in evinden, Trinidad

1 Mayıs, Devrim Meydanı (Plaza de Revolucion), Havana

Yine Devrim Meydanından...

Hangi Americano'yu alırdınız?, Havana

İzlenimlere başlamadan önce “Neden Küba?” Sorusuna yanıt vereyim.

Aslında Küba’ya gitmeyi yıllardır bir yandan çok isterken diğer bir yandan da sürekli erteledim. “Eninde sonunda nasıl olsa gideceğim” diye düşünüp önceliği gidilmesi daha zor coğrafyalara verdim sanırım.  Oysa muhtemelen her gezgin gibi Benim de “Fidel Castro ölmeden Küba’ya gitmek lazım” cümlesini defalarca telaffuz etmişliğim vardı. Fidel bu konuda, sağ olsun elinden geleni fazlasıyla yaptı; 89 yaşında... Allah uzun ömürler versin. Fakat, her ne kadar Küba’lı meslektaşlarımın işlerinde ne kadar iyi olduklarını cümle alem bilse de, çok da zorlamamak lazım. Lazımdı...

Evet benimkisi biraz Küba’yı görmeyi istemekten çok artık “klasik” Küba’yı görmek için son fırsat kaçtı kaçıyor şeklinde bir gezi oldu, itiraf ediyorum.

Küba yolculuğuma ciddi de bir heyecanla başladım. Yok öyle insanın içi içine sığmayan heyecanlardan değil. Dudağında uçuk çıkmasına neden olanlardan...

Aslında plan basitti; Antalya’dan tura birlikte katıldığımız 2 arkadaşımla birlikte THY’nin 23.55 uçağıyla İstanbul Atatürk’e uçacak sonra da 06.00’daki Amsterdam aktarmalı Havana uçuşuna kadar da havalimanında oyalanacaktık.

Fakat hatırlarsınız belki, tam da o gün THY’nin Milano’dan gelen uçağının motorlarından biri yanmaya başlamıştı, uçak acil iniş yaptı ve Atatürk Havalimanının pistlerinden bir tanesi trafiğe kapatıldı...

Ve ben akşam üzeri valizimi yerleştirmeyi henüz bitirmiş TV’de izlenecek bir şey var mı diye bakınırken cep telefonuma gelen sms ile İstanbul uçuşumuzun iptal edildiğini öğrendim. Hemen THY'yi aradıysam da bilet paramı kredi kartıma iade etmek dışında bir yardımları olmadı. Tabii ki ertesi sabah Küba’ya gidecek olmam kimsenin umurunda değildi.

Arkasından kısa bir internet araması sonucunda hemen Onur Air’in İstanbul Atatürk’e 20.25’de kalkan uçağının son bilmem kaç koltuğundan 3’ünü alıp diğer iki arkadaşıma haber verdim. Hep birlikte planladığımızdan daha erken ve iki ayağımız bir pabuca girmiş bir şekilde havalimanına doğru yola çıktık.

Daha havalimanına bile varmamışken bir mesaj da Onur Air’den geldi; “Sayın yolcumuz seferiniz iptal edilmiştir, başınızın çaresine bakın...” Mesaj tam olarak böyle değildi tabii ki ama meali buydu...

Sonrası benim için bir korku filmi gibiydi. Saat 18.00-19.00 arası bir takside havalimanına doğru gidiyorduk, ertesi sabah Küba uçuşumuz vardı, halihazırda iki kez uçuşumuz iptal edilmişti ve seyahat arkadaşlarımdan bir tanesi cep telefonuyla bilgisayar başındaki bir arkadaşından uçuş ve bilet bulmasını istiyordu...

Tek alternatif SunExpress’in saat 19.15’deki Sabiha Gökçen uçuşuydu. Atatürk uçuşlarında yer yoktu ki yer olsa bile riskliydiler, bir iptali daha sanırım kaldıramazdım. Arka koltuktaki arkadaşım isimlerimizi, TC kimlik numaralarımızı, mail adreslerimizi, kredi kartı bilgilerini  falan veriyordu telefonun diğer tarafına. Bu arada ben sürekli konuşmanın başlarında işittiğim “kalan son 4 koltuk” cümlesini düşünüyordum. Bir yandan da kafamdan eğer o koltuklardan 3’ünü satın alamazsak İstanbul’a arabayla kaç saate gidilir ki diye hesaplamaya çalışıyordum; “750 kilometre civarında olmalı, bir de İstanbul’un bir ucundan diğerine trafik olur, 8-9 saat gibi desek gece 3-4 gibi orada oluruz, yetişiriz sanki, yetişir miyiz?”

Arka koltuktan arkadaşımın "Cep telefonuma mesaj geldi ödeme tamam, çok teşekkürler” dediğini duydum ve derin, gerçekten çok derin bir nefes aldım, son 4 biletini üçünü almıştık... Derin bir nefes aldım dediysem de o stres dolu 20 dakika sayesinde “cidden” dudağımda tüm Küba fotoğraflarımda bana aksesuar gibi eşlik eden bir uçuk çıktı... 

Sonrası şöyle gelişti; Sabiha Gökçen’e indik, Havataş ile Taksim’e, Taksim’den yine Havataş ile Atatürk’e gittik. Neyse ki Sabiha Gökçen Atatürk arası korktuğumuz kadar uzun sürmedi; toplam 1,5-2 saat kadar.

Ardından 06.00’da önce Amsterdam’a, Schiphol’deki 2 saatlik kısa molanın ardından da Havana’ya uçtuk. Meraklısına not Amsterdam – Havana uçuşu 10 saat 20 dakika sürüyor.

Yeri gelmişken bir uyarıda bulunmak istiyorum. Küba benim Antalya’dan İstanbul’a, ardından da dünyanın bir yerlerine uçtuğum 9. seyahatimdi. Bazıları bağlantılı uçuşlardı, bazılarında ise bağlantı şansım yoktu (Küba’ya giderken KLM’in bağlantı vermemesi gibi...) Ve bu uçuşların da yalnız birinde İstanbul’a bir gece önceden gittim. Zaman zaman “Bu Antalya-İstanbul uçağını kaçırsam, uçak kaçırılsa veya hava şartlarından falan uçamasam ne kötü olur yahu” diye aklıma geldiği olmuştu ama o durumda ne yaparım diye hiç ciddi düşünmemiştim açıkçası. Bu konudaki haklarım neler, ya da herhangi bir hakkım var mı bilmiyorum. Bilen veya başına gelen varsa yorum olarak yazıversin lütfen...

Havana’nın ismini Kübalıların ulusal kahramanları Jose Marti’den alan ve pek de gösterişli diyemeyeceğim Uluslararası Havalimanına indiğimizde bizi karşılayan sıcak ve fazlasıyla nemli bir hava oluyor. Birkaç gün sonra ayak üzeri sohbet ettiğim bir taksi şoföründen öğreniyorum ki son bilmem kaç yılın en sıcak mayıs ayıymış... Hemen ardından uzun pasaport sırasında beklemeye başlıyoruz. Uçaktan inen yolcuların arasında o kadar çok Türk var ki. -Ve tüm seyahat boyunca nereye gidersek gidelim o kadar çok Türk ile karşılaştık ki...-

Pasaport kontrolündeki sevimli Kübalı bayan ile aramda şöyle bir diyalog geçiyor:

“Amsterdam’a nereden uçtunuz?”
“İstanbul, Türkiye”
“Son aylarda Afrika’da bulundunuz mu?”
“Son aylarda değil ama geçen ekimde Afrika’daydım, Namibya, Botsvana ve Zimbabve’ye gittim” Hava atmıyorum, Ben bunu söylerken pasaportumdaki vizeleri inceliyor zaten.
“Sierra Leone, Liberya veya Gine’ye seyahat ettiniz mi?”
“Hayır, Ebola değilim, sağlıklıyım. Konu hakkında da bilgi sahibiyim, Doktorum Ben” Gülümsüyor.
“Have a nice holiday in Cuba”
Pasaportuma girişi damgasını basıyor.

Tam da bu noktada herkesin bildiği ama madem seyahatname yazıyoruz, yazmazsak ayıp bir konudan söz edelim. Malum Küba vizesi sorunlu olarak bilinir. Hani derler ya pasaportunuzda Küba vizesi varsa ABD’ye giremezsiniz falan diye. İşte o yüzden Küba vizesi sticker şeklinde pasaportunuza yapıştırılan bir vize değil de küçük kağıt bir belge şeklinde. Çıkarken de geri alıyorlar.  Giriş çıkış damgası ise var. Ama ben şahsen, hele de bu saatten sonra pasaportunuzdaki Küba’ya ilişkin herhangi bir izin ABD için sorun olacağını sanmıyorum.


"Sakıncalı" Küba Vizesi

Havalimanında bizi Sinan karşılıyor. Çıkmadan adettendir ya döviz bozduralım diyorum, ama Sinan “burada kuyruk olur, otelde bozdurursunuz” diyor. Havalimanında bozdurmak ile otelde bozdurmak arasında kur açısından fark yokmuş ve haklı kuyruk çok uzun. Bu arada kusura bakmazsanız şu Küba’daki yerel halk ve turistler için ayrı, 2 farklı para birimi olayını bir de ben anlatmayayım. Hemen tüm seyahat sitelerinde var zaten. Tek bir not, turistlerin kullandığı CUC’a (kuk diye telaffuz ediyorlar) halkın argo bir isim verip vermediğini çok merak ettim, birkaç kez de sordum ama yokmuş. Oysa ben Kübalılardan hafif alaycı argo bir sözcük beklerdim. Belki de vardır ve bir turist ile paylaşmak istememişlerdir, umarım...

Havalimanı çıkışı başkent Havana’ya otobüsten “meraklı gözlerle” şöyle bir bakıp ilk durağımız Varadero’ya yöneliyoruz. Eski model "Americano" otomobilleri, bakımsız hatta harabe görünümlü binaları ve hayatımda ilk kez gördüğüm sokakta beysbol oynayan çocukları heyecanla izliyorum. 

Varadero, Havana’nın 140 kilometre doğusunda ve Karaiplerin en ünlü tatil merkezlerinden biri. Varadero’nun üzerinde yer aldığı Hicacos yarımadası 20 kilometre uzunluğunda, en geniş yeri 1,2 kilometre ve anakaradan dışarıya adeta bir baston veya hokey sopası gibi uzanıyor. Dar yerleri ise birkaç yüz metre ve iki tarafı deniz bir yolda seyahat etmek çok keyifli.


Baston veya hokey sopası şeklindeki Varadero
(Hicacos Yarımadası)

Küba ve Varadero

Bu ince uzun kara parçası üzerinde bir sürü Küba standartlarına göre oldukça kaliteli, Antalya’dakilere kıyasla ise fena sayılmayacak otel var. Varadero’nun her türlü standardın çok üzerindeki özelliği ise muhteşem denizi. Üstelik de yarımadanın şeklinden ötürü otellerin her iki tarafında birden deniz var...

Tam da burada hemen tüm seyahat blogger’larının dediği bir şeyden söz etmeli; “Varadero Küba falan değil, boşuna zamanınızı harcamayın”.

Evet Varadero Küba değil. Bizim Akdeniz Sahillerindekiler gibi all-inclusive yani her şey dahil otellerde insanların deniz güneş ve kumun tadını çıkardığı, gerçek Küba ile alakası olmayan turistik bir yer. Peki zaman harcamak boşuna mı? İşte burada “one minute” demek istiyorum izninizle...

Yıllardır Antalya’da, Konyaaltı plajına 15 dakikalık yürüme mesafesindeki evinde yaşayan biri olarak bu deniz güneş kum tatillerine hiç özenmedim. Hele her şey dahil otellerden hiç mi hiç hazzetmedim. Seyahatlerimde konakladığım otellerden de genellikle sabahın köründe ayrılıp, gecenin bir vakti döndüm. Fakat Varadero’daki Melia Varadero Hotel’de geçirdiğim o kısa süre gerçekten güzeldi, her şey dahil olmasına rağmen.

Sinan, Havana’dan Varadero’ya kadar yol boyunca bize kalacağımız otelin Küba’nın en iyi otellerinden biri olduğunu, ama turun geri kalanında otel konusunda beklentimizi yüksek tutmamamızı, Küba’nın geri kalanında konaklama konusunda standartların pek iyi olmadığını söyledi durdu. Ve haklıydı. Melia Varadero’yu yıllardır Antalya’da tonlarca otele girip çıkmış biri olarak ben cidden beğendim. (Bu arada bir yanlış anlama olmasın, seyahatlerimde konaklama ve yemek konusunda asla çok beklentim olmaz. Her koşulda uyur, yemek yerine bir paket bisküvi ile bile idare edebilirim. Yeter ki o coğrafyada olayım).

Otele girdiğimizde hava kararmak üzereydi, bir geceyi Antalya’dan İstanbul’a gelirken ve havalimanında bir diğerini uçakta harcamıştım. Saat farkı sersemliğinden kaç saat olduğunu bile hesaplayamadığım bir süredir yatak yüzü görmemiştim, çok yorgundum.O normalde hiç hazzetmeyeceğim açık büfede bir şeyler yedikten sonra odaya çıkıp yattım. Ki yemekler hiç fena değildi...

Ertesi sabah erkenden soluğu sahilde aldım. Ve tüm gün karayiplerdeki “her şey dahil” otelin tadını çıkardım. Saatlerce turkuaz sularda yüzdüm, sahildeki şezlonglardan birine uzanıp bir sürü Pina Colada ve Mohito içtim. Sahilde beyaz kumların üzerinde yürüdüm. Belki de ilk kez bir seyahatimde bir tam günü otelimden çıkmadan ama inanılmaz keyif alarak geçirdim.

Kıskandırmak gibi olmasın ama işte size Melia Varadero Hotel'den fotoğraflar...


Melia Varadero Hotel

Burası da otelin plajı

Otelin reklamı gibi oldu biliyorum ama bir kare daha...

Turquaz bu renk mi oluyordu? 

Plajdan bir kare daha

Sabahın erken saatlerinden

Turkuaz renkli sulardan bir kare daha

Son fotoğraf; Otelden bir ayrıntı; Fidel

Evet “Girizgah” kısmı pek Küba tadında olmadı farkındayım ama bir şekilde başlamak lazımdı. Bir sonraki bölümde favori şehirlerim listesine giren Trinidad var...

Ama işe yarar birkaç bilgi vermek adına size Küba’ya gitmeden önce yapılsa hiç de fena olmaz şeyler listesi yapayım bari:

  1. Kesinlikle biraz olsun Latin dansları dersi alın. Akşamları çıktığınızda, ki mutlaka çıkacaksınız, hemen tüm barlarda herkesler dans edip, siz de kendinize hakim olamayıp ancak olduğunuz yerde sağa sola sallanırken “yahu birazcık dans bilseydim bari” diye hayıflanmayın. 
  2. Rom ile yapılan kokteyller hakkında bilgi sahibi olmak yararlı olabilir; Mohito, Pina Colada, Daiquiri 
  3. Küba’ya gittiğinizi duyan tüm arkadaşlarınız size “Bir püro getirirsin artık” benzeri şeyler söyleyeceklerdir, aman dikkat. Püro çok pahalı bir şey, hele de meşhur Küba puroları. Sakın kimselere söz vermeyin. Bir de Puroların nasıl yapıldığıyla ilgili “malum” efsaneler külliyen yalan, boşuna hayal kurmayın. 
  4. Küba Devrimi konusunda Fidel ve Che dışında bir şeyler öğrenmek de yararlı olabilir. Söz gelimi ben Camilo Cienfuegos’un ismini Küba’ya gitmeden önce hiç duymamıştım, utandım. (Siz de şu anda ilk kez duyduysanız sonraki bölümlerde ben anlatırım, rahat olun) 
  5. Politik görüşünüz her neyse, geride bırakın. En azından bırakmayı deneyin. Ne attığınız her adımda fakir ama onurlu ve bir o kadar da mutlu Küba halkını arayın ne de tam tersine sosyalizmin aslında ne kadar boktan bir şey olduğunu ispata çalışın. Rahat olun, gezin ve eğlenin. 
  6. Son olarak İspanyolca bilmeseniz bile şu 3 şarkıdan en az 2'sinin sözlerini mırıldanacak kadar öğrenin; Hasta Siempre, Chan Chan ve Guantanamera. Gittiğiniz hemen her yerde bu 3 şarkıyı duyacaksınız çünkü... Benim önerim Chan Chan ile uğraşmayabilirsiniz, onu mırıldanmak İspanyolca bilmiyorsanız biraz zor gibi... Yok eğer bu şarkıların birini bile duymadıysanız ise Küba iyi bir fikir olmayabilir.



Sürecek.