26 Aralık 2015 Cumartesi

Küba Notlarım 7



La Habana II



Küba Notlarımı Havana’yı anlatırken yarım bırakmıştım. Araya bir Ürdün seyahati ve hemen ardından da 3 bölümlük Ürdün yazıları sıkıştırdıktan sonra yeniden yazmaya başladım. 
En son Havana’daki Atatürk Büstünü anlatmış ve “Bir sonraki bölümde Havana’ya devam edeceğim” diye bitirmiştim. Ve devam...



Rivayet odur ki Unesco’nun yaptığı araştırmalara göre “dünya yüzünde en çok ziyaret edilmek istenen ülke” Küba’ymış. Ve Küba’yla ilgili de bana hep ilginç gelen bir durum vardır. Hasbelkader birkaç ülke görmüş biri olarak söyleyebilirim ki beni o ülkelere çeken belli mekanlar olmuştur hep. Sözgelimi Peru’ya Machu Picchu’yu görme hayalleriyle gitmiştim. Kamboçya’ya giderken aklımda Angkor Wat vardı. Patagonya’ya giderken ise hayalim Perito Moreno Buzulunun tam karşısında öylece durmaktı... Fakat konu Küba olunca, aklıma özel bir mekan gelmiyor. Yazarken bir kez daha düşündüm, yok yine gelmedi. Çünkü bu adada sizi, ya da en azından beni çeken çok özel bir mekan yok. Çeken Küba’nın kendisi...

Küba’nın kendisini de en iyi gözlemleyebileceğiniz yer sanırım Eski Havana’nın yani Havana Vieja’nın arka sokakları.

1 mayıs günü Atatürk Büstünü ziyaret ettikten sonra, günün kalan yarısında bir süre daha Havana sokaklarında dolaşıyor ardından da Devrim Müzesi, Museo de la Revolucion'a gidiyoruz.

Bir zamanlar Başkanlık Sarayı olan bu binayı en son kullanan Başkan Fulgencio Batista olmuş; yani devrim öncesinin kötü adamı. Müzede sergilenmekte olan altın telefonunu görünce fark edeceğiniz üzere Batista, kötü olduğu kadar da zevksizmiş. Altın telefon dışında Batista’nın gizli tüneli de ilginizi çekebilir. Bugün artık gizli olmayan bu tünel sayesinde Batista, 1957 yılında sarayı basıp darbe yapmak isteyen üniversite öğrencilerinden kaçabilmiş.

Genel olarak Müze daha çok Küba Devrimine ve Devrim sonrasına adanmış. Heykeller, tablolar, Camilo ve Che’nin tüfek ve kasketleri hatta Che’nin kullandığı telsiz gibi farklı bir sürü şey sergileniyor. Restorasyonu devam eden büyük Balo Salonunun tavan resimlerini ben çok sevdim, bir de Grandma’nın  resmedildiği modern tabloyu.

Grandma’nın kendisi de burada zaten. Binanın hemen arkasındaki Grandma Memorial adlı bölümde camla kaplı bir yapının içinde sergileniyor. Burada bir de spoiler vereyim; “pek de küçükmüş” diyorsunuz.

(Önceki bölümlerde söz etmiştim Grandma; Küba Devrimini başlatmak üzere Meksika’dan gelen, aralarında Che, Fidel, Raul ve Cienfuegos’un da olduğu 80 kadar devrimciyi Küba’ya ulaştıran meşhur tekne...)

Bir de müzenin bir köşesindeki duvarda oldukça ilgi çekici bir resim var. Daha doğrusu karikatür. Karikatürde yan yana 4 karakter yer alıyor; Batista, eski ABD Başkanları; Ronald Reagan, Baba ve Oğul Bush’lar. Resmin üzerinde başlık olarak yazan ise; Rincon de Los Cretinos. Yani; Ahmaklar Köşesi... Kovboy kıyafeti içinde resmedilmiş Reagan’ın yanında şöyle bir yazı var: “Teşekkürler Ahmak; Devrimi daha güçlü yaptığın için” Bu teşekkür kısmından diğer karakterler de nasiplerini almışlar tabii ki.

14 Aralık 2015 Pazartesi

Ürdün Notlarım 3

Petra



Hazreti İsa’nın son akşam yemeğinde kullandığı Kutsal Kase’nin peşindeki dört atlı, kızıl kayalarla çevrili, giderek daralan derin bir kanyonda yol alırlar. Kanyonunun sonuna geldiklerinde karşılarına muhteşem bir görüntü çıkar: Kayalara oyulmuş dev bir yapı. Bir anda her birinin yüzünde şaşkınlık ve hayranlık belirir. Adeta büyülenmişlerdir.

Sahneyi hatırladınız değil mi? Hatırlamadıysanız işte burada...

İşte yıllar önce bir sinema perdesinde El Hazne’yi ilk kez gördüğümde büyük olasılıkla benim de yüzümde aynı ifade vardı. Dört Atlı; Indiana Jones, Baba Profesör Jones -ki kendilerini büyük Aktör Sean Connery canlandırmıştı-, dostları Marcus Brody ve Sallah’ın yüzlerindeki o şaşkınlık ve hayranlık.

Her ne kadar Indiana Jones Son Macera (Indiana Jones, and the Last Crusade, 1989) filmindeki o görüntüler İskenderun yakınlarındaymış gibi anlatılıyor olsa da, gerçekte o sahnenin Ürdün’deki Petra’da çekildiğini öğrendiğimde kararımı vermiştim. Bir gün mutlaka El Hazne’yi kendi gözlerimle görecektim...

Ve Petra’yı geçen ay Türk Hava Yolları ve Gezimanya’nın davetlisi olarak gittiğim Ürdün’de “kendi gözlerimle” gördüm. Yoksa göreceli olarak kolay gidilebilen yakınları, “nasıl olsa giderim” diyerek erteleme alışkanlığım nedeniyle Petra’yı görmem daha bayağı bir zaman alırdı.

İşte bu yüzden Ürdün seyahatimin ikinci günü akşamı Akabe’den Petra’ya giden o otobüsün içinde ne kadar heyecanlı olduğumu tahmin edersiniz.

Petra Akabe’ye 100 kilometre kadar mesafedeki Wadi Musa şehrinin hemen yanında. Oysa ben Petra’yı hep çölün ortasında, insanlardan uzakta hayal etmiştim. Neden bilmiyorum; belki de yüzyıllarca bir "kayıp şehir" olarak kalmasının Petra ismine iliştirdiği gizem nedeniyledir.  Bu yüzden o akşam vardığımız tepeler üzerine kurulu “renksiz” şehir şaşırttı beni. Hatta şehrin isminin Petra olduğunu sanmıştım. -Cehalet işte!- Oysa 25 Bin nüfuslu Wadi Musa’nın ismi de çok özel.

7 Aralık 2015 Pazartesi

Ürdün Notlarım 2


Akabe



Ürdün’deki ikinci sabahımda, Akabe Radisson Blu Tala Bay Resort Otelde güne grubun kalanından biraz daha geç başlıyorum. Yaşamım boyunca beni tedavi etmek zorunda kalan Diş Hekimi arkadaşlarımı canlarından bezdiren felaket öğürme refleksim sayesinde hem de...

THY ve Gezimanya'nın davetlisi olarak gittiğim Ürdün’de ikinci gün programda Akabe Körfezinde tüplü dalış var. Fakat ben yukarıda dile getirdiğim sorunum nedeniyle dalmayı denemiyorum bile. Çünkü o su altında soluk alabilmem için gerekli regülatör denilen şeyi ağzımda 15 saniyeden fazla tutma şansım yok.

Dalacak olan arkadaşlar otelden erken çıkarken ben de “dalmayacak” olan grupla birlikte hafiften tembellik yapıyor, otelin ve sahilin birkaç fotoğrafını çekiyor ve acele etmeden kahvaltı ediyorum. Ki seyahatlerde acele etmeden yapılan kahvaltı çoğu zaman önemli bir lükstür bilirsiniz...

Kahvaltı sonrası deniz kenarındaki Akabe Marin Park’a geçiyoruz. Burada, Kral Abdullah Plajından sadece 150 metre kadar açıkta dalgıçlar için önemli bir batık var; Cedar Pride...

Cedar Pride'ın ilginç de bir öyküsü var: Lübnan Bandıralı gemi 1982 yılının Ağustos ayında Akabe Limanında demirliyken, gemide yangın çıkar. Mürettebatından 2 kişinin de öldüğü bu yangında gemi çok ciddi hasar görmüştür. Sonraki 3 yıl boyunca gemi limanda öylece durur. Kimse bırakın gemiyi geri almayı liman vergilerini bile ödemez. Cedar Pride öylece limanda dururken kendisi de dalmaya meraklı önceki Kral Hüseyin’in aklına bir fikir gelir. Gemiyi batırıp, Akabe sahillerinde dalgıçlar için cazip bir dalış noktası yaratmak.